WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

Ayvalık

10 Ekim

Bir hafta öncesinden başlanmıştı hazırlıklar. Otobüs tutulmuş, gidecekler listesi hazırlanmış, son ana kadar ve heyecanla nasıl olacağı üzerine coşkulu konuşmalar geçmişti aralarında. Ankara’ya gidilecekti. BARIŞ için! Ekim 2015…

9 Mart akşamında kasabadan yola çıkıldı, coşkuyla. Demokrasi ve barış isteyen her kesimden insanlarla doldu otobüs. Türkiye’nin her yanından benzer hareketler ve haberleşmelerle. Tam bir ‘laylaylom’ havasıyla olduğunu çok sonra anlayacaktık bu yolculuğun. (Çünkü bu olaydan en fazla 2 yıl sonra, başka benzer bir gerekçeyle Ankara’ya yola çıktığımızda, kasaba çıkışından Ankara’ya girene kadar en az 10 arama noktasından geçtik; her biri yine en az 20 dakika sürdü.)

Evet, yolculuk başlamıştı. Şarkılarla, türkülerle. Uyumamacasına. Araç bizimdi ya, duruyorduk istediğimiz yerde, ihtiyaçlarımızı gideriyorduk. Mutluyduk. 50 kişiye yakındık otobüste. Bizim birlikte olduğumuz grup 9 kişiydi. Ama hep birlikteydik işte!

Yol boyunca kimi uyudu, kimi mızıklandı. Durduğumuz her noktada bizimkine benzer o kadar çok araç vardı ki! Her bir araya geldiğimizde bayram yerine dönüyordu ortalık. Düşünsene, gece vakti, her yaştan insan, türküler-halaylar. Lar…lar…lar… Vardık mı Ankara’ya, sabaha karşı 09 civarı, vardık. Durdurulduk mu herhangi bir noktada, sorulduk mu; hayır! Ankara’yı hiç bilmem. Dediler, burası eski otogardır. Araçlar burada kalacak, siz 2-2,5 km yürüyeceksiniz. Ohhoo, lafı mı olur, yürürüz biz kilometrelerce. Başladık yürümeye. Yürürken kocamı arayayım, ulaştığımızı haber vereyim, dedim. Hay allah! Telefonumda bir sorun var, açılmıyor hiçbir yana, bozuksa bozuk. Neyse, bu benim bugünkü coşkumu bozamaz, diyerek yola devam ettim, ettik.

Gerçekten de sanki ‘pıt’ diye geldik gelmemiz gereken yere. Evet, işte Ankara Garı’nın tam önündeydik. Harem ya da Sirkeci Garı olsaydı tam tarif verirdim ama Ankara Garı!. Genişçe bir yolun sağında, içinde genişçe bir alanı olan,yolun devamında nereye açıldığını bilmediğim bir altgeçit uzanıyor, karşı çaprazında Gençlik Parkı… Az sonra öğreneceğim…

Yine gençler halaylarda, yine güzelim türküler. Yol yorgunluğu, damak kuruluğu. En kötüsü de ‘her şey’i istiyoruz ya! Garın hemen girişinde delikanlının biri seyyar bir ‘çay ocağı’ kurmuş. Plastik bardaklarla çay satıyor isteyenlere. Talip de çok elbet. Hemen yanında 9 yaşında olduğunu öğrendiğim Kürt bir karayağız oğlan çocuğu simit satıyor. Küçük bir tezgâh var önünde. Onun da taliplisi çok. Alışıyoruz-verişiyoruz-muhabbet eşiyoruz.  Oğlancık simitlerini neredeyse bitirmek üzere, birkaç tane kalmış. “Oh,” diyorum, “sen 10 dakika sonra onları da bitirir, eve gider yatarsın.” Kara gözleri parlayarak açılıyor, “Yok be abla, az sonra yeni simitler gelecek. Onları da satacağım. Bugün iş çook!” Yanaklarını sıkıyorum hafiften, öpüyorum.

Yeni inmişiz, tuvalet ihtiyacı elbet. Ama Gar’ın içerisindeki tuvalet kuyruğu dışarıya taşmış vaziyette. Girilesi değil. Çaycı delikanlı diyor ki “Abla, burada hiç beklemeyin. Geçin karşıda Gençlik Parkı’nın tuvaletine hem sakindir hem de daha temizdir.” Çok akla yatkın bir öneri. Ama ben yalnız gidemem. Korkudan değil elbet. Telefonum ‘kaput’. Ortalık çok kalabalık, tekrar olacak ama, Ankara’yı bilmiyorum ve arkadaşlarımdan ayrılırsam bir daha buluşma şansım zor! “Biriniz benimle gelebilir mi?” diyorum, yanımdakilere. Doğal olarak kimse oradaki coşkuyu bırakıp benim çişimle ilgilenmek istemiyor. Çok zorda değilim bende ama onca yürüyüş yapacağız, var olanı burada koyuversem ve yüzüme iki su çarpsam çok iyi olacak. Telefon sorunumu paylaşıyorum onlarla, durumumu anlatıyorum. “Hadi bari, ben geleyim” diyor biri. Bunun peşine başka bir çift, “Biz de gelelim, yüzümüzü yıkayalım bari,” derken, bizim 9 kişilik grup birlikte karşıya, Gençlik Parkı’na doğru yola çıkıyoruz, aceleyle.

İşte bütün anlatımın masalımsı olan bölümünün bittiği NOKTA!

Gidiyoruz. Parka giriyoruz. Tuvaleti buluyoruz. Gerçekten de oldukça sakin ve de temiz. İhtiyaçlarımızı gideriyoruz. En fazla 15 dakika sonra çıkıyoruz birlikte. Geldiğimiz noktaya doğru yürüyoruz muhabbetle. Uzaktan kalabalığı görüyoruz, daha da büyümüş, daha da coşkulu. Hızlanıyoruz, bir şey kaçırmayalım, diye. Ahhh! Tam da parkın yola çıkış kapısına geldiğimizde kulakları yırtan bir gümbürtü. İlk etapta anlam veremediğimiz. Görüyoruz ama. Ortalık toz-duman. Havada uçuşan et parçaları. Gri ve kırmızı birbirine karışıyor. Anlam vermek zor. Derken, bizim görüş alanımıza girmeyen ikinci bir bombanın sesi duyuluyor. Ayyyaaaayyyyyyyyyy!

Bundan sonra beynim yok, ben yok, sadece karmaşa. Koşturmaca. Bilinçsizce.

Tek bilinçlice hareket eden, olaya anında müdahaleye gelen çevik kuvvet. Garın hemen yakınlarında Ankara’nın yetkin hastanelerinin 3 ya da 4 dü oralarda olmasına rağmen, uzun süre hiçbir ambulans gelemedi. Ama toma ve çevik kuvvet hemen bitiverdi. Nedense hiç tereddütsüz, önce gazlarını salladılar, belki yerdeki parçalanmış ‘canlar’ çok acı çekmesinler diye. O kadar çok salladılar ki, hala nefes alabilenlerin de nefesleri böylece kesildi. Ama kalabalık… onca kalabalık. Oradaydı hala. İnatla ve dayanışmayla patlamanın olduğu yere koşturuyor, yardım edebilme çabasıyla yırtınıyordu. Bunun için de gazının yeterli olmadığını düşünen iktidar koruyucusu silahlarına sarıldı, o bildik terörize ‘takırtakırtakıııırrrrr’larını (çok şükür) havaya dakikalarca sıktı. Hani, millet terörize olur, kaçışır, birbirini ezer… Ben de kurtarma bahanesiyle kaçışanları biçerim, diyerek.

Çok şükür olmadı böyle bir şey. GEZİ’den öğrendiklerimizle…Onlar gitti ve peşine yarım saat sonrasında ambulanslar geldi.

(Çaycının tezgâh darmadağın ve simitçi oğlumcumun simitleri bile parçalanmış… Tam o köşede olduğu için ilk patlama. Biter mi bu hesaplaşma!)

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook