Ç.A.: Bizim Hikayemiz den sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatıyoruz. Kadınlar Hayatın her alanında erkeklerden farksız mücadele ederken bir yandan da erkeklerin şiddete karşı mücadele ediyorlar. Bu hayatı biz kadın erkek eşit koşullarda nasıl yaşayacağız soruyoruz. Bugün de tıp doktoru Gülsüm Kav'a soracağız. Kadın cinayetlerini durduracağız platformu genel temsilcisi aynı zamanda BBC tarafından 2020 yılında yılın en iyi 100 kadınından biri olarak seçildi. Değişme öncülük eden ve yaptıklarıyla fark yaratan kadınlar arasında yer aldı.

 

Ç.A.: Bir tıp doktoru olarak size kadınlara yönelik şiddetin aynı zamanda biyolojik aynı zamanda psikolojik yönlerini özellikle sormak isterim. Şiddet çok boyutlu. Ekonomik boyutu da var, siyasal boyutu da var. Bu farklı boyutların kadına yönelik şiddeti nasıl etkilediğini açıklar mısınız?

 

G.K.: Öncelikle merhaba. Çok teşekkür ediyorum böyle bir programda buluştuğumuz için, umarım bini çok sayıda kadınlarla ve işte herkesle buluşturur, çünkü bizim Türkiye'de kadınlara anlatmak istediğimiz çok şey var epey zamandır anlatıyoruz, mücadelesini veriyoruz ama hala Türkiye'de kadınlar can mücadelesine devam ediyor. Elbette çözümlerini de konuşacağız ama sizin sorunuzla başlamak çok önemli, çok iyi bir başlangıç. Çünkü, önce şiddetin arkasında ne var, kökeninden anlamak durumundayız. Yani bir yorum getirmeden hiçbir sorunu çözemediğimiz için buna, hani anlamalı, yorumlamalıyız ve çözüm yoluna oradan gidebiliyoruz. Aynı zamanda bu konu çok yanılgılarla da dolu bir konu olduğu için, çözülebilir bir sorun olduğunu anlatmak için de "nedir şiddeti" bunu ele alarak başlamak önemli bence. Çünkü şöyle de sanılabiliyor; böyle doğamızda var, mutlak değişmez bir gerçek gibi ele alınıp normalleştirilebiliyor. Oysa şiddetin kendisi kadar tehlikeli olan şeyin onu normalleştirmek olduğunu biliyoruz, çözümsüz bırakmak anlamına geliyor ama şimdi tam olarak biyolojik olarak da durum neye baktığımızda; genlerimizde mi, hormonlarımızda mı, özümüz gereği böyle bir eylemimiz var mı? İçgüdüsel bir eğilim var mı gibi arayışta bilim dünyası da zaten çok uğraşmış. Çünkü çok hani insan aklının alamayacağı şiddet fiilleri var. Özellikle kriminoloji alanında. Suçlar üzerine, seri katiller üzerinde yapılan, biyolojik ve organik bir kökten arayan çalışmalar da var örneğin. Hiçbirinde aslında genlerle, örneğin Y kromozomu ile ilişkisi bulunamamış. Gerçi insan çalışması sınırlı ama yine de yani canlılarla yapılan çalışmalarda hani erkek anlamına gelen Y kromozomu ile ilk akla gelecek şey buyken bir ilişkisi yok. Hormonlarla çok zayıf düzeyde dopamin açıklamaları var ama zayıf. Sadece işte seri katillerle yapılan çalışmalarda beynin bazı bölgelerinde daha aktivite olduğu gözleniyor ama bütün bunlardan bizim çıkardığımız aslında hani bilim insanlarının da keşke bu ilacı olsa da basitçe bir çözüm olsa da çözebilsek arzusuyla aradığı yanıt tek bir yerden gelmediği için tüm bunların sonucunda buna bilimsel olarak da biz aslında çok faktörlü ve öğrenilen ve toplumsal olarak inşa edilen davranış olarak modeli, psikanalisttik olarak da esas olarak şiddetin insana özgü bir narsisistik kurguyla ilişkisi olduğunu bilmek, öğrenmek, bunla yüzleşmek, şiddetten kurtulmanın ilk adımı olabilecek oluyor. Aslında biraz dolaşık anlatmış olabilirim ama ismini de anmadan edemem. Çünkü çok önemli yeri vardır. Cem Kaptanoğlu Eskişehir Osmangazi Tıp Fakültesi psikiyatri anabilim dalı başkanıydı, travma ve şiddet üzerine ülkemizde en iyi çalışmalar yapan hocalarımızdandır hem rol modeli olmuştur, hem de biz 10 sene önce kadınların hani can mücadelesine başladığımızda gördüğümüz olgular hakikaten çok şaşırtıyordu, hani bunu nasıl yapar, insan bunu nasıl yapar gibi, bunun cevabını arayışımızda hocanın çalışmaları imdadımıza yetişti. Zaten mesela her şeyi söyleriz biz. "Hayvan yapmaz ama o yapmış" deriz. Hoca çok açıklayıcı bir biçimde, psikanalisttik olarak da insanlığı şekillendiren muhakeme ile de zaten ancak insan yapabilir bunu tasarlanarak yapılan bu tür şiddeti, hayvan zaten yapamaz. Bizim insan yapımız yani normal şekilde değil, narsistik kurgusuyla ilgili yönüyle yüzleşirsek onu çözmeye de adım atmış oluruz diye.

 

Ç.A.: Şöyle araya gideceğim. Bunun psikolojik tabanı çok önemli dediniz. Peki bu bir hastalık mıdır? Sonuçta biz bu şiddet uygulayan kişilere "bunlar zaten hasta psikolojik bir vaka" mı diyeceğiz?

 

G.K.: Yok, çok iyi söylediniz. Buradan psikanalitik olarak çıkardığımız sonuç yine bizim şiddette, kadına yönelik şiddette de güç eşitsizliğinin bir sonucu. Eşitsizliğin en ağır sonuçlarından biri aslında kadınlar ve erkekler açısından baktığımızda, gücün kötüye kullanılması diye açıklıyoruz. Burada psikanaliz devreye girip de yani narsisizmle, egoizmle açıklayabiliyor. Onun dışında psikiyatri alanında yani tıbbi tanı alan bir hastalık değil bu. İşin zaten zor tarafı bu. Normal kabul edilen   insanlar çok hunharca şiddet biçimleri uygulayabiliyorlar. Gördüğümüz gerçeklik bu. Örneğin bir psikiyatrik tanı almış hastada da suç oranları daha yüksek değil normal insana göre, çocuğa yönelik istismar, kadına yönelik şiddet gibi suçlara baktığımızda bunları normal popülasyonda normal kabul edilen insanlar yapıyorlar. İkincisi zaten psikiyatri hastasını damgalamak adına geliyor yani bunu böyle bir hastalık olarak sınıflayıp, yalnızca o alandaymış gibi hem gerçeğin üzerini örtmek hem de psikiyatri hastasına ayrımcılık, damgalama uygulamak anlamına geliyor ve bu yüzden zor. Yani biz iyi aile babalarının da çocuk istismarcısı olduklarını biliyoruz. Toplumda normal kabul edilenlerin kadın katili olabildiklerini de biliyoruz. O nedenle şiddet bir hastalık değil, toplumsal çok yönlü çok faktörlü ama toplumsal olarak inşa edilen, gücün kötüye kullanılmasına neden olan, en arka planında görünmeyen alanında işte narsisistik, yüzleşememelerin yer aldığı, bütünsel olarak mücadeleyi gerektiren çok faktörlü bütünsel bir olgu karşımızdaki.

 

Ç.A: Şunu anlamaya çalışıyorum. Normal olarak kabul ediliyor diyorsunuz. Fakat bu kişilerin tedaviye ihtiyacı var mı?

 

G.K.: Tedavi ile değil yani bu kişilerin yaklaşımlarının siyasi seçime ihtiyacı var. Yani şiddet çünkü kadın cinayetleri politiktir diyoruz biz.  Buradan bunu kastediyoruz. Politik olarak kadınların eşit, ayrı, kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız varlıklar olduğunun kabulü görüşünü kabullenmeye ihtiyaçları var. Bu bir tedavi ile değil aslında toplumsal olarak bunun böyle bir toplumda yaşamaya başlamak bir toplum kurallarına geçişle mümkün olabilecek bir durum. Şiddetin yasaklandığı örneğin kölelik yasak değil mi? Köleliğin çok normal görüldüğü çağlar varmış ama değil mi? İşte fakat bunun toplumun bu yönde yasaklanarak ve insanların eşit olduğu düzenekleri ile yönetildikçe değişecek, insanlar eşittir diye yönetilen bir toplumda ne kadınlar ne de başka eşitsizliğe maruz olanlar kalmayacaktır.  Rehabilitasyona değil, toplumsal değişime, bütün kamusal satıhta değişikliğe, politik değişikliğe ihtiyacımız var bizim. Kadınlara bakışta, kadın politikasının değişmesi lazım.

 

Ç.A.: O zaman ana etken toplumsal yapı ve siyasi yapı diyebiliyoruz.

 

G.K.: Diyebiliyoruz ve oradan aslında şuna geliyoruz. Şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatıyor. Bir bilimsel, bir mikroskopla baktığımızda eşitsiz güç ilişkileri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği için ciddi çaba gösterildiği durumda şiddeti gerileteceğiz. Nitekim bugün eşitlik göstergelerine, dünyada 156 ülkeyi Dünya Bankası, dünya ekonomik formu ölçüyor. Biz orada hani ilk 10 ülkede kadın cinayetlerinin çok az olduğunu biliyoruz mesela. Tümüyle şiddetten kurtulmuş, yeryüzünde şiddetten tamamen kurtulmuş bir bölge henüz maalesef. Bunun için bu üretime dayalı, kara dayalı ekonomik sistemin de değişmesi gerekiyor. Benim görüşüme göre kadınların evin içerisindeki emeğine el konulan ve ikinci derece değersizleştirilen bir emek olmaya devam ettiği sürece mevcut kapitalist sistem tarafından tam kurtuluşa gidemiyoruz. Ama, örneğin kadın cinayetleri sorununu büyük oranda çözmüş ülkeler var. Bu ülkeler hangi ülkeler diye baktığımızda eşitlik göstergelerinde ilerlemiş olan ülkeler. Biz kadın cinayetlerinde, şiddet de daha fazla sorun yaşadığımız bir evrede eşitlik göstergelerinde de gerilemiş oluyoruz. Bu ikisi çok doğrudan etki yaratıyor. Zaten o nedenle de İstanbul sözleşmesi, şiddetin çözümünde şu anda güncel, evrensel, çağdaş en yeni belgemiz İstanbul sözleşmesinin de ilk temel adımı toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını her alanda, başta çalışma hayatı olmak üzere çünkü ekonomik temeli çok önemli şiddete maruz kalmada, bizi ona açık hale getiren en önemli şey ekonomik güçsüzlük oluyor. Ekonomide, siyasi temsilde, sağlıktaki göstergelerde, medyadaki temsilde, tüm eğitim alanında, bütün hayatımızı oluşturan bileşenler de kadın haklarının eşitlendiği politikalar geçerli olmalıdır. Bu bizim mevcut bir şiddet olguları fiilleri var ama biz kadınları ondan korkuyoruz diyelim ki, bu da önemli ama böyle değil de şiddetin kendisinden kurtulacağımız bir hayatı sağlayacak olan tek şey budur der İstanbul sözleşmesi. Yani onu bu ifadelerle yazmıyor ama ben hani böyle tercüme ediyorum. Kadınların sadece mevcut bir şiddetten korunmasını değil, şiddetten tümüyle kurtulacakları bir hayata kavuşmalarının yolu olarak, bütün biraz önce andığımız bütünsel nedenlerine çözüm getiren, hepsinin bilincinde böyle bilge bir belge olarak, hepsinin farkında olarak, hepsine de yanıtlar üreten ama işin temeli mikroskopla incelediğimizde toplumsal cinsiyet eşitsizliği olduğu için eşitlik politikalarını her alanda güçlendir, devreye sok diyor sözleşme. Biz Türkiye'de ise az önce andığım150 ülke arasındaki sıralamaya baktığımızda son 10 yılda 10 sıra gerilediğimizi görüyoruz. Burada şöyle çapraşık durumlar var. Örneğin Suudi Arabistan sıralamada ilerlemeye başladı. Niye iyi kötü bir reform yaptı? Kadınlar araba kullanmaya, kadınlar oy kullanmaya başladı. Tabii ki ben o kadar hayran oluyorum ki; zor rejimlerde mücadele eden kadın kardeşlerime, o kadınların o cezaları göze alarak o arabalara binmesi ile oldu, kimse onlara bahşetmedi. Sonuçta iyi kötü bir tane bir düzelme yapan ülke sıralamada kendini ileriye taşıyor. Bizdeyse son 10 yılda belki 15-20 yılda, daha doğrusu 6284 sayılı şiddetten bizi koruma kanununun yenilenmesinden itibaren lehimize atılan hiçbir adım yok. Hatta lehimize atılan adımlarla uğraşıldığını evrelerdeyiz. O yüzden de biz eşitlik sıralamasında geriye gidiyoruz.  Çok böyle dallı budaklı konuştuk çiğdem hocam kusura bakmayın ama aslında şiddetin işte sadece yapısal özle ilgili bir açıklaması yok. Kesinlikle yok yani öyle bakmak aslında zaten görevden kaçmak anlamına da geliyor bir anlamda. Çünkü o zaman değişmez ve mutlak kılmış oluyoruz. İnsan doğası çok kısa vadede değil ama değişebilir. Toplumdaki sorunlar da değişebilir. Bildiğiniz üzere zaten bizim hani bir 100 yıl önce seçme, seçilme hakkımız da yoktu. Bir zamanlar kölelik normaldi. Bunlar değişti. Kadınların eşit olmadığı tarihin en eski safsatası da değişmek zorunda ve değişiyor dünya yüzünde zaten. Türkiye'de buna biraz fazla geleneksellikle direnildiği bir evredeyiz ama kadınlarda da müthiş bir Uyanış var. Kadınlar da biz eşitiz kararlılığından asla vazgeçmiyor. Bu bana benzeyen, benzemeyen Türkiye'de her dünya görüşünden kadın muhafazakâr kadın arkadaşlarımız da eğer şiddet görüyorlarsa, mutlu değillerse ya da çalışmak istiyorlarsa, hayatlarında bir şeye karar vermek istiyorlarsa, direnip, haklarını arıyorlar, bu çok önemli bir şey. Zaten olması gereken eşitliğe biz kendi coğrafyamızda henüz ulaşamadığımız için öyle ağır bir şiddetle karşı karşıyayız diye toparlamaya çalıştım ama ne kadar toparladım bilemiyorum.

 

Ç.A.: İstanbul Sözleşmesi’ne Türkiye imza attı ama bu toplumsal cinsiyet eşitliği hala tartışılıyor ve muhafazakar kesimin ne kadar karşı olduğunu görüyoruz toplumsal cinsiyet eşitliğine. Bu kadar korkulan ne?

 

G.K.: Bu kadar korkulan aslında biraz önce anlattığım gerçekte kadınların Uyanışı. Kendi hakkını arayan kadınların eşit bir biçimde var olması ve erkeklerin de geleneksel erkekliğin bazı avantajlarını ortadan kaldıracak yani bu iktidar sallanmış oluyor. Hani temelde bu korku, bunun sarsılması ama görünür, dile getirilen, iddia edilen, sözleşmenin bazı maddelerinin yine işte geleneksel değerlerimizle çeliştiği özellikle biraz önce andığım toplumsal cinsiyet eşitliği aslında bilimsel bir kavram, durduk yerde ortaya çıkmış bir kavram değil. Bu alanda yüzyılların mücadelesi sonucunda cinsiyet ve cinsel yönelim kimlikleri için yaşanan eşitsizliği açıklayıcı kavram bu. Keşif gibi ortaya çıkmış. Bu bilimsel kavramı zararlı bulma, cinsel yönelimleri zararlı bulma, Lgbti +ları zararlı bulma, işte topluma zarar veriyor olarak görme, ciddi bir ayrımcılık bu tabii, bir insan hakları belgesini böyle insan hakları ihlal ederek eleştiriyor olmanın kendisi de kabul edilemez. Dile getirilenler de bunlar. Ama asıl olarak buradaki korku Türkiye'deki kadınlar değişiyor, modern haklarına daha fazla sarılıyor, hangi görüşte olursa olsun, bu iktidarı sarsıyor. Bizim Denizkan hocanın ilrestorasyon diye adlandırdığı, başka coğrafyalarda da rastlandığında kadınların bu kadar haklarına kavuşarak ve direngen bir biçimde erkek egemen iktidarı sarsıyor oluşunu o iktidar tekrar restore etme ihtiyacını duyuyor. O restorasyonu bir ihtiyacı olarak da sözleşmeden de rahatsızlar. Bir yönü sözleşmeden, bir yönü nafakadan rahatsızlık, bir yönü medeni kanundaki birçok hakkımızdan rahatsızlık diyebilirim. Yani bu dönemi böyle okumak gerekir diye düşünüyorum ben.

 

Ç.A.: Tabii İstanbul sözleşmesini buradaki toplumsal cinsiyet eşitliğini LGBTİ'ye indirgemek de ayrıca başka bir manipülasyon oluyor. Çünkü işin özünde kadınlarla erkeklerin eşit haklara sahip olması daha öncelikli. Tabii ki biri diğerini dışlamıyor ama konunun buraya indirgenmesi. Bu arada tabii Türkiye'nin homofobik bir toplum olduğunu rahatça söyleyebiliriz, herkes bunu biliyor. Fakat bir yandan da anlaşılmayan, bilinmeyen yaygın bir şekilde homoseksüelliğin ne olduğu, biseksüelliğin ne olduğu, doğuştan mı olduğu, sonradan mı olduğu, biyolojik mi olduğu, psikolojik mi olduğu, yani bunu evet mutlaka bilenler var ama bilmeyenler daha fazla ki bu kadar homofobik tepkiler veriliyor. Siz bir Tıp doktoru olarak açıklayabilir misiniz, homoseksüellik biseksüellik transeksüellik ve diğer cinsel yönelimler. Bunlar doğuştan gelen özellikler midir yoksa psikolojik ve sosyal çevre tarafından sonradan edinilen cinsel kimlikler midir? Yani hiç bilmeyen birine anlatır gibi anlatırsanız çok iyi olur.

 

G.K.: Evet bu alan zaten literatür olarak da çok hareketli bir alan. O yüzden mesela benim şimdi söylediklerim bir süre sonra değişebilir, bunu kabul etmeliyiz baştan. Şuradan başlamak lazım, ikiye bölüyorum bir kere, yani olmaması gereken şey çok seneler boyunca yine şiddetin hastalık olarak sınıflandırılmasına benzer biçimde toplumsal olarak çözülebilen durumlardan biri olarak hastalık olarak sınıflanmış. Eşcinsellik bir hastalıktır diye tırnak içinde. Bir tıbbi tedaviye zorlanmış bireyler, tabii ki çok ciddi insan hakları ihlali bu. Seneler önce 60'larda, 70'lerde dünyada ve Türkiye'de psikiyatri tanı sınıflamasında hastalık olmaktan çıkarıldı normal olarak. Çağımızda böyle bir öze dayalı bir şey olarak görülmüyor. Sonra kendi literatürünü yani 68'ler ve tarihi olaylar var. Kendi haklarını arayan, öznelerinin oluşması ile birlikte kendi alanını, dilini, literatürünü oluşturmaya başlayan bu alanda, cinsel çeşitlilik alanında bir dönemler, bir 10 yıl 15 yıl önce tercih olarak, cinsel tercih olarak adlandırılıyordu. Sonra bunun tercihe bağlı değil, bir tür yönelim yani insanın biraz zorunlu olduğu bir durum, yönelim adlandırması uzun bir zaman devam etti. Günümüzde ise bizim Queer dediğimiz daha akışkan kimlikler. Yani sonuçta doğumda bize doğumdaki cinsiyet kimliğimiz olan atanmış kimlik, atanmış cinsiyet olarak adlandırılıyor bu. Bu atanan cinsiyete sabit kalmayan her durumu queer akışkan kimlikler olarak ve bunun da değişebilir olduğuna kapı açarak şekillenen bir literatür var. Son güncel hali bu diyebilirim. Çok açıklayıcı olmamış olabilir ama şunu söylemek istiyorum, bu bir tüm diğer çeşitlilik biçimleri gibi doğada varolan, doğal kökeni var diye demiyorum bunu, yani hayatta varolan, kendi eğilim ve seçişlerimiz gibi mesela biraz şey gelebilir ama başörtüsüne inançla uğraşmak ne kadar felaket bir durum ise, insan hakları ihlaliyse, bu da benzeri bir durum. Kimse zorla başörtüsü takamayacağı gibi kimse zorla kendi arzu etmediği cinsiyet kimliği ile birlikte olamaz zaten. Yani bu o arzunun, o arzu başkalarının karışabileceği bir şey değildir. Her birey içindeki o arzu. O açıdan bu da illa doğduğundaki cinsiyetteki neyse o, olması gerekir de değildir ki zaten öyle olmuyor. Bunun zaten Bir toplumsal gerçek olduğu tarih boyunca var ve günümüzde de birçok örneğini görüyoruz. Şimdi muhafazakâr taraflar işte çok artacağını, çok bozulacağını söylüyor ama yine de önemli bir azınlık aslında. Mesela tartışmalarını yaptık İstanbul sözleşmesine dokunulmaya çalışmadığı zamanlarda; Efendim bazı kanallarda diziler böyle, şöyle yapıyormuş. Şimdi biz o kanallarda böyle bir sınır olarak dayatılan heteronormatif diyelim kadın erkek yani aslında bana göre kapitalizmin binbir çeşit kandırmacasından biri de olabilir. Çünkü o sanayinin gerektirdiği bir şekilde tek eşli, çekirdek aile, yapılandırılmış bir şey yine tarihsel ve toplumsal olarak. Bu da sınırın dışına çıkan herkese böyle damgalamak ve işte onların da göründüğü yapımları işte böyle günah keçisi haline getirmek o kadar adaletsiz oluyor ki. Diğer tarafta bütün ekranlar bütün kanallar bütün televizyonlar hep aslında işte hatta kadınlara şiddet de uygulayan, erkeklerin üstünlüğüne dayalı mesajları veren yapımlarla dolu. Yani bir iki yapım varsa eğer rahatsız oldukları, o kadar çok fazlası aslında yaygın olan o kültürel ligde var ki demek istiyorum. Bilemiyorum yine konuyu dağıtmış olabilirim.

 

Ç.A.: Hayır hocam bence şurada bir sorun oluyor veya sıkıntı olur. Sorun demeyeyim de sıkıntı oluyor. Şimdi siz bir tercih ya da bir yöneliş olarak koyduğunuz zaman istenirse onu tercih etmez, öyle yönlenmez, bizim istediğimiz gibi yönlenir, bizim istediğimiz gibi tercih edere varıyor sonuç. Yani bunu bir doğal köken olarak ortaya koymadığınız zaman o zaman buna çevre, yakın çevre, uzak çevre, toplum "o zaman hayır biz bu tercih onaylamıyoruz" ya da "biz bu yönelişi onaylamıyoruz" deme hakkını kendinde bulabiliyor. Nasıl ki başını ört ya da örtme ya da öyle yaşa böyle yaşa, ya da o iş sahibi ol, bu iş sahibi ol. O adamla evlen, bu kadınla evlen gibi. Yani yönlendirebileceklerini varsayıyorlar sanıyorum bu homofobik insanlar. Farklı tercihleri kabul etmeyenler, hayatta farklı yönelişleri kabul etmeyenlerden söz ediyorum. Ama denebilse ki, denebiliyor mu, denilemiyor mu bilmiyorum ama denebilse ki bunun bir doğal kökeni vardır, belki o zaman bunu kabul etmek zorunda kalacaklar. 

 

G.K.: Evet ama Çiğdem hocam bu yani gerçek olmayacak. Çünkü bu konuda da çok araştırma var yani kromozom düzeyinde araştırmalar da var işte eşcinseller üzerine yapılan. Böyle bir açıklama bulunamamış durumda, bulunamadığı durumda hani gene, doğal kökene dayalı, o zaman durumu açıklayamıyoruz. Zaten geldiğimiz noktada işte bunun bir tür performans olduğunu teorik olarak farklı ifade edenler var. Şimdi bunlar karışık gelebilir ama zaten cinsiyet meselesi karışık, o yüzden Freud önemlidir. Yani bu alan zaten böyle hiç karışık olmayan dümdüz bir alan değil ki zaten. İyi ki LGBTİ arkadaşlarımız var, o karışıklığın olduğunu herkese yüzleştiriyor. Yani sanki hiç karışıklık yok, herkes böyle karı koca, bir iki ya da çocuk çekirdek ailesi çok böyle yaşıyormuş gibi kapitalizmin riyakâr bir tarafı var ya. Karışık anlatıyor gibi oluyorum ama mecburen olay böyle karışık. Geldiğimiz noktada şimdi gen araştırmaları yapılmış geylere yönelik özellikle böyle açıklanabilir mi diye, anlamlı bir sonuç elde edilememiş. O yüzden en son zaten bu neredeyse elli yıla yayılan bu konuda bir şey oluşmaya başladığından beri özneleri, dili ile geldiğimiz yerde zaten akışkan deniliyor. Yani bu kişinin böyle ben şimdi şunu seçiyorumlarından ziyade yine bir yönelimle bir arzu ile biraz önce söylediğimiz gibi kimse çok sıcak bir yaz gününde zorla birinin başını kapatamayacağı gibi, bunu ancak kendi gönlüyle, kendisi de bunu isteyen kişi yapacağı gibi değil mi, kendi arzusu böyle olduğu için öyle bir kimlik geçişliliğinde bulunabiliyor insanlar. Bu açıdan bana da son queer tartışması bize dayatılan böyle işte tek tip bir kadın ya da erkek olma halini aşan, o sınırı zorlayan şeye queer diyebiliyoruz. Ama bütün bu alanın, bu karışıklığın aslında hani biz hep şey isteriz ya; yurttaşın kendi kendini yönetmesi, devletin giderek sönümlenmesi gibi bu da bu cinsiyet kimliklerinin bu kadar birbirinden hani ayrı duruşunun da giderek kendini sönümlendireceği bir dünyadan yanayım ben. Bu kadar herkesin de kendi kimliğine saplanıp kaldığı bir dünyada istemiyoruz elbette ama kimliği neyse de o şu anda. Umarım gelecek kuşaklar bunların daha önemsizleştiği yani cinsiyet kimliklerinin, herkesin eşitliğe daha çok kavuştuğu cinsiyetler bakımından da günleri yaşarlar diyebiliriz. 

 

Ç.A.: Biliyorsunuz bir de hiç bitmeyen bir fıtrat durumu var. Yani kadınlarla erkeklerin fıtratları farklıdır, hangi eşitlikten söz edilir? Oysaki hep anlatmaya çalıştığımız elbette ki farklı kadın ve erkek ama bu eşit haklara sahip olmalarına asla engel değil. Fakat bu fıtrattan da anlaşılan farklı zannediyorum. Yani siz söyleyin nasıl kadınlarla erkeklerin fıtratları zannediyorum. Nasıl, siz söyleyin kadınlarla erkeklerin fıtratları nasıl farklı da her alanda eşit olamazlar?

 

G.K.: İşte bunu da zaten çürüten o kadar çok olgu var ki; mesela bu fıtrat meselesi olarak ele aldığımızda rahatlıyoruz. Değişmez kılmış oluyoruz. O zaman işte şiddet gibi bu kadar toplumsal can yakan hatta mevcut iktidarın kendi seçmeninin de çözüm beklentisinde olduğu, sıkıştıran bir sorunu çözmekten kurtuluyorsun. Erkekler zaten böyle, kadınlar da böyle diye.  Şimdi böyle olmadığının bir kere bunun toplumsal öğrenilebilir olduğunun örneğin çok güçlü fiziki olarak erkekten, kocasından çok daha güçlü bir kadının bile dayak yiyebilmesi örneğinde görebiliriz değil mi ? Aslında gücü yetecektir onun ona. Ama bunu böyle fıtrat diye açıkladığımızda böyle gerçek değil zaten, fıtrat sadece kadınlar için değil biliyorsunuz, madenlerde, pek çok iş katliamında ölen işçiler için de kullanılıyor. Yani o, o tip hayata mahkûm, fıtratında ölmek var gibi kullanılıyor. Kadınlar da o dayağı yemeye kendinden yarı katı kadar olan bir erkekten bile diyelim ki fıtratı gereği mecbur gibi anlaşılıyor. Bu şimdi gerçek değil ki. Burada yine fıtrat diye kastedilen kadın evde çocuk bakar, çocuk doğurur, bakar, şefkatlidir, bakım yapar. Erkek güçlüdür, dışarıda parayı kazanır diye toplumsal olarak kodlanmış şeyleri normalleştirmek, benimsetmek için bu fıtrat kullanılıyor. Ama zaten güncel olgular, tarihsel olgular hep bu tür hani nasıl diyeyim çok geride kalmış, çağın dışında kalmış hani nasıl söyleyeyim muhafazakâr, engizisyon muhafazakarlığı gibi, bu kadar skolastik fikirleri çürütüyor biliyorsunuz. Kadınlar dışarda kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar, araba da kullanabiliyorlar, bir zamanlar araba da kullanamıyorlardı, bir zamanlar doktor da olamıyorlardı, kadınlar doktorluk yapamaz denilmiş, yıllarca tıp okuyamamış kadınlar yani mücadele ile olmuş. Bütün erkeklerin yapabildiği uzaya gitmek dahil her şeyi kadınların yapabildiğini görüyoruz. Burada kadının evdeki ev içi emekle ilgili şeyleri daha erkeğe göre göreceli yürütüyor olması 21. Yüzyıldayız değil mi yüzyıllar boyunca onu yapmak zorunda bırakılıyor olmasından kaynaklı. Bakın bugün daha görece eşitlikte kota politikalarında ilerlemiş ülkelerde İskandinav ülkelerinde ne oluyor? Doğum iznini şöyle düşünmüşler. Eşit bir biçimde kadın da erkek de kullansın diye bir dönemleri oluyor onların eşitlik politikaları için. Doğum iznini erkekler hiç almıyor, kadınlar alıyor. Kadınları almayı yasaklayıp, erkekleri zorunlu kılınca roller değişebiliyor yani ve erkekler de öğrenebiliyorlar.

 

Ç.A.: Türkiye'nin muhafazakâr yapısından söz ediyoruz ama bölgelere baktığımızda şehirlere yine keza aynı muhafazakarlık yapısı görünmüyor. Dolayısıyla buradan yola çıkarak kadın cinayetlerinin yoğun olduğu bölgeler, şehirler, sosyal çevreler gibi bir sınıflandırma yapabiliyor musunuz?


G.K.: Şimdi şöyle, bizim kadın cinayetleri Türkiye'de neden arttı, artıyor mu, durum nedir diye baktığımızda, aslında bu kadar bizi üzen vahim durumun kökeninde de yine toplumda böyle çelişkiler bir aradadır ya, bu sorunlu durumun kökeninde olumlu bir durum görüyoruz. Kadınların hak arayış düzeyi arttı, kendi hayatına karar verme çabası arttı ve buna direnen geleneksel, bazı avantajlarını kaybetmek istemeyen hakları teslim etmek de ayak sürüyen bir erkeklik tarafından şiddetle bastırılmaya çalışıyorlar. Şimdi burada çözümü konuşurken yine konuşacağız ama o erkek şiddet elini geriye itip, gerekli cezalarla, kadınların yeterince korunması ile, eşitlik politikalarıyla kadınların yanındayım diyen bir kamusal iade olduğunda, devlet olduğunda tablo hızla iyiye doğru değişecek. Çünkü kökende aslında kadınlar şiddet görüyorsa boşanmayı daha önce akıl edemeyen Siirtli bir öğretmen akıl edemeyen değil, cesaret edemeyen ama öğretmen olmuş artık kendi geçimini sağladığı için Esin Güneş kardeşim boşanmayı düşünebiliyor, cesaret edebiliyor diyelim. Muhafazakâr bir ailenin çocuğu mesela o ama artık kadınlar haklarını daha fazla arıyorlar. Bunun kökeninde toplumsal bir değişim var. Şimdi iyi kötü ne ile yönetiliyorsak yönetilelim toplum ilerliyor. Her eve televizyon giriyor, sosyal medya kullanılmaya başlanıyor, dünyadaki diğer kadınların yapıp ettiklerinden anında haberdar olabiliyoruz. Televizyonda o beğenmediğimiz evlilik programları bile kadınlara biz seçme hakkı olduğunu düşündürtüyor, fark ettiriyor, yani seçebiliyorum hayatımı diyor. İşte o çok yapımıyla hava atılan AVM'ler, otoyollar, havalimanlarından yararlananlar kadınlar da oluyorlar. Örneğin IKEA'nın   restoranında gün yapıyor öyle başörtülü tatlı teyzeler ablalar artık mesela gibi. Hani toplum değişiyor, toplumun değişimine kadınlar uyum gösteriyor ve haklarını daha fazla aramaya başlıyorlar. Şimdi sorunuzun cevabına geleceğim, uzun bir girizgâh oldu kusura bakmayın. Bu değişiklikler en çok nerede yaşanıyorsa, bu hak arayışı ve başkaldırı daha çok oralarda oluyor ve buna da direnme var, daha çok bizim rastladığımız metropollerdedir. Metropolde örneğin başka göstergelere de baktığımızda da yine boşanma davası, boşanmaya çalışan kadın sayısı daha fazla oluyor çünkü. O yüzden hani bir dönemler baktığımız gibi bu aslında Türkiye'de kadınların öldürülmesini, yine öldürülen kadın olduğu için arada büyük farklar yok ama başka bir olgu olan hukukun töre diye tanımladığı bizim namus bahanesiyle öldürme dediğimiz belki coğrafi olarak daha geleneksel yerlerde rastlanan ölümlü durumlardan farklı modernleşme ile hayatımıza giren bir durum yaşıyoruz. Yani kadınların kadın cinayetleri içinde belirli bir neden, biz onlara neden değil bahane diyoruz, bazıları yine töre saikiyle aile meclisi kararıyla bu tür şeyler bahane edilerek işlense bile daha çok günümüzde rastladığımız tek bir erkeğin karar verdiği, teklifini kabul etmeyen kadına, ayrılmak isteyen kadına, boşanmak isteyen kadına, hayatına karar vermek isteyen kadına ya da bazen makyaj yapması bazen makyaj yapmaması, bazen yemeği yapması, bazen yemek yapmak için pazar parası istemesi gibi binbir çeşit hani öldürülme bahanesi olabiliyor, öldürülmemek için ne yapmamız gerektiğini bilemiyor olabiliyoruz ama tek bir erkeğin kararı ile yapılan daha farklı bir olgudan söz ediyoruz klasik geleneksel töre cinayetlerinden farklı bugün. Ve bu da belirli coğrafyalarda değil daha fazla metropollerde oluyor. Bunun size çok açık örneği, Örneğin bizim İzmir'de çok fazla hem hak arama düzeyimiz yüksekti, kadın cinayetleri davamız vardı. İzmir yani Ege'de bunu hatta muhafazakâr kesimlerin kötüye kullanmaya çalıştığı da oldu. İzmir güzel İzmir ama bakın ne kadar çok kadın öldürülüyor gibi bir ara kadın cinayetleri daha yüksekti. Çünkü İzmir'de daha fazla kadın hakkını arıyor, daha çok boşanma oranları yüksekti. Bu nedenle bizim bahsettiğimiz modern anlamda kadın cinayet olgusunu modernleşmenin daha ilerlemiş olduğu metropol illerinde, değişen metropol kadınlarıyla görüyoruz diyebiliyoruz. Ama Türkiye'nin her tarafından da kadın cinayetleri haberi almaya devam ediyoruz.

Ç.A.: Ama bir yandan da biz görüştüğümüz kadınlardan da biliyoruz, siz tabii ki çok daha fazlasını biliyorsunuz. Kimi zaman öldürülme korkusuyla dayak yemeye razı gelen kadınların sayısı az değil. Çünkü polise şikâyet ettiği zaman bir yandan da sonuçlarını hesap ediyor. Polis bana sürekli veya jandarma bana sürekli koruma sağlayamaz, mahkeme kararıyla ben koruma hakkı elde etsem bile bu sürekli olamaz, eşim diyorum çünkü cinayetleri işleyenlerin çoğunluğu ya eski ya yeni eşler. Cezaevine girse de bir süre sonra çıkacak ve bana daha ağır şiddet uygulayacak. Dolayısıyla bu şiddetten daha büyük şiddetten korkuyla birçok kadın da şikâyette bulunamıyor ve öldürülmektense dayak yemek evlâdır sonucuna varıyor. Bunu aşmanın, bunu kırmanın bir yolu yok mu? Çünkü yasal düzenlemeler var, tamam ama ya işleyişte problem var, onu biliyoruz zaten. Fakat bu şekilde korkan, haklı olarak korkan kadınlara siz ne öneriyorsunuz?

 

G.K.: Evet çok haklısınız, burada zaten bizim değil, resmi olarak verilere baktığımızda önce bir yine gerçeği görelim. Aile Bakanlığı ve Hacettepe enstitüsünün kadına yönelik şiddet taraması Türkiye çapında raporları vardı. 2 defa yapıldı. 5 senede bir tekrarlanacak diye bekliyorduk, en son 2015 güncel hali. 2020'de bekledik ama yapılmadı, pandemi bahane edildi. Pandemide daha çok ihtiyaç var aslında. Elimizdeki son güncel veriye baktığımızda, Türkiye'de kadın nüfusu hiç azımsanmayacak milyonları buluyor. Bu milyonlarca kadın olarak bizim üçte birimiz şiddetin ekonomik, fiziksel, psikolojik, cinsel diye tariflediğimiz günümüzde dijital şiddet de bir şiddet türü, biçimi. Bu farklı biçimlerinden birine hayatınız boyunca mutlaka maruz kalıyoruz yani üçte birimiz. Üç kadından biri şiddet yaşıyor, büyük bir nüfus. Bu büyük nüfusun ne kadarı hak arama yoluna başvuruyor dediğimizde o resmi raporlara göre sadece yüzde 11. Bu çok üzücü bir durum, 10 kadın şiddet görüyor sadece bir tanesi hakkını arıyor. Bu 2015 verisi. Ben şimdi tekrarlandığında bu oranın yükselmiş olacağını, kadınların mücadelesi sayesinde öngörebiliyorum ama yine de yarıdan fazla olursa ancak biz hani şiddetin sonunu getirme bölümüne geçeceğiz. Bu yüzde 11'in ise hani kolluğa gitti, adli makamlara gitti, hakkını aradı, ne kadarı sonuç aldı diye baktığımızda maalesef kolluk kuvvetlerinin "resmi rakamlar" bunu itiraf gibi o rapor bunu yazıyor. Gelen kadınların yüzde 20'si başka kurumlara sevk edilmiş, yüzde yirmi kadarına hiçbir şey yapılmamış, yine yüzde 20 kadarı eve gönderilmiş. Sadece yüzde 23'üne tedbir kararı çıkarılmış oluyor. Bu tedbir kararlarının da 6284 sayılı yasa sizin söylediğiniz gibi elimizde gayet güçlü bir maddeler içeriyor iken yani onun etkili ve yaygın biçimde uygulanacak korunma tedbirleri değil, son derece etkisiz ve sadece bir iki tanesine öyle otomatiğe bağlanmış biçimde yükleniyor. Bunlar da işte telefonla 155'i arama ve hiçbir etkisi yok. Polis gelene kadar olan olmuş olabiliyor. Uzaklaştırma kararı dediğimiz Türkiyeli erkeğin delmeyi çok iyi öğrendiği aslında yasa gereği ihlal edilirse zorlama hapsi olmasına rağmen o hapis cezalarının hiç verilmediği, verilmediği içinde adliyenin arkasından çıkan adamın diyelim ki Muhterem Evcil kuaför işini yaparken çok mutlu ablasını aramış, "tutuklanacak, ben de rahat edeceğim" diye rahatlıkla işine gitmiş. Fakat Savcının onu serbest bırakmasıyla, işyerinde işini yaparken yine boğazı kesilerek bıçakla öldürülen birçok kadın arkadaşımızdan biridir. Dolayısıyla koruma tedbiri kararı çıkarılan kadınların tedbirleri de öldürüldüklerinde çantalarından çıkabiliyor. Etkili uygulanmıyor mevcut tedbirler. İhtiyacı. Oysaki bu yasa her kadının ihtiyacı neyse mesela bu yüzde 90'ı evinde sessiz kalmak, şiddete boyun eğmek durumunda kalıyor gibi bir veri var ya 2015 yılında, onun en büyük nedeni ekonomik güçsüzlük. Nasıl geçinecek? Hayatını nasıl devam ettireceğini bilemiyor kadınlar. Türkiye’de kadın nüfusunun zaten yüzde 11'ini bizim TUİK'imiz  işgücü verisi bile saymamış. O evlerin içerisinde kadınları insandan saymıyor, işgücü hesaplamasına katmıyor. Geri kalan kattıklarının da sadece yüzde 11 istihdam, yani yüzde 30'lu bir rakam ve bu Avrupa ülkelerinde kadın işsizliğinde birinciyiz biz. O yüzden kadın cinayetlerinde de birinciyiz işte. Yani çok şiddete açık ve şiddet karşısında korunmasız bırakılıyor ekonomik olarak kadınlar. Bizi şiddete karşı güçlendirecek en büyük faktör ekonomik faktör halbuki. Kısacası bir kadınlar bu yüzden cesaret bulamıyor olabiliyorlar. İkincisi başıma daha mı ağır bir şey gelir diyorlar. Onu diyebiliyorlar, bunu diyebiliyorlar, en nihayetinde aslına bakarsanız, zaten şiddet çok ağır bir travma olduğu için post travmatik stres bozukluğu dediğimiz duygusal durumları dağılmış da olabiliyor. Sağlıklı kararlar alamıyor da olabiliyorlar. Bu nedenle burada yapılması gereken, bazen de işte hakkını arıyor, cevapsız kalıyor işte. Oysaki burada 6284’deki az önce giriş yaptığım her kadının ihtiyacına uygun belirlenen maddeler tam, etkin ve yani yerinde zamanında uygulanıyor olsa mesela ekonomik zorluğu olan kadına bizim yasamız diyor ki meslek edindirme kursuna gönderme, gerektiğinde mali yardım, çocuklarına kreş yardımı yani o sığınma evi, yeri yoksa geçici olarak barınmasını sağlama, bütün bunları kadının ihtiyacı olan her şeyi sağlamakla yükümlü bizim kanunumuz. Ama bu tedbirler unutturulmuş durumda. Halbuki bütün kadın arkadaşlarımıza yine sesleniyoruz. Hep sesleniyoruz. Bu haklarımız var. Bunları birlikte aradığımızda da bir kadın örgütü ile, bir mücadele ile tek başına değil, elele verdiğimizde mutlaka sonuç alıyoruz. Yıllar Boyunca sadece 11 tane kadın mali yardım almış, 30 kadın kreş yardımı almış, sayılar böyle olabilir mi halbuki? Bu kadar kadın koruma başvurusu yapmışken. Neyi demek istiyorum; kanunlar etkili uygulanmadığı, tedbir kararları yeterince uygulanmadığı için kadınlar cesaretsiz kalabiliyor. Nitekim pandemi koşullarında ne oldu? Biz durmadan evin içindeki önlemler, karantinada mesela kadınların en fazla şiddete maruz kaldıkları yer ev olduğu için şiddetin yükseleceğini öngördüğümüz için, Çin zaten bunu önden yaşayıp, 3 kat şiddet arttı verilerini oradan aldığımız için mutlaka işte çeşitli uygulamalarla, yani kamu sürekli kadına koruma haklarının devam ettiğini anlatsın. Bu çevrimiçi şartlarda uygulanacak koruma, destek sistemlerini yaratalım, tanıtımı yapalım dedik. Çok az yapıldı. Bu kadınlar hep uğraştık Hades'i tanıtmak için. Dolayısıyla kadınlara haklarınız var ve ben devlet olarak yanınızdayım mesajları verip, bunu uygulamak yerine, haklar hiç tanıtılmadığı gibi buna rağmen kapısına gelen kadının da ya evine geri gönderildiği ya da işte çok azına tedbir kararı çıkarıldığını görüyoruz. Bu yüzden kadınların cesaretsiz kalması da bunun bir sonucu oluyor. Kadınlar ama o beş sene öncesinden bu zamana oldukça cesaret kazanıyorlar. Çünkü en azından birbirimiz varız. Asla yalnız yürümeyeceksin diyen kadınların mücadelesi var. Bizim mücadelemizin örneğin çok hoş oldu, BBC sağ olsun. Yani bütün kadınlar adına bu iyi haberi aldık, sahiplendik. Hiç başlarken böyle sonuçları olacağını bilemezdik tabii ama şu sonuç için uğraştık biz. "Hayatta kalan kadınlar olsun”. Gerçek anlamı ile ismimizle de kadın cinayetini durdurabiliyor olalım. Durdurup, onu ölümün elinden alabilelim diye böyle olan bizim de çabamızla 6284'un etkin uygulanmasını sağladığımız, ayakta tuttuğumuz kadın kardeşlerimiz var ve mücadelemizin bizi en iyisi bahtiyar eden sonucu budur. Bunu biz dernek olarak yapabiliyorsak, bütün imkanları elinde bulunduran 5 temel bakanlık haydi haydi yapabilir.

 

Ç.A.: Bütün bu yasal düzenlemeler mevcut diyorsunuz fakat kademe kademe bir basamak olarak baktığımız zaman nerede tıkanıyor? Savcılıkta tıkanıyor, poliste tıkanıyor, jandarmada tıkanıyor, tıkanıyor tıkanıyor. Bu tıkanıklık yukarıdan değil de aşağıdan mı kaynaklanıyor, bu tıkanıklığı aşacak güç ne, nasıl aşılacak, yasalar mevcut peki uygulama nasıl yapılacak, kim nerede nereye  dokunacak da, kim nerede kimin direncini kıracak da bunlar uygulanabilecek?

 

G.K.: Evet çok güzel soru. Bunlar aslında iç içe ve birbirini etkiliyor. Ama yukarıdan alınan, mesela önemli bir siyasi irade kamudaki bütün tabakaları etkiliyor. Örneğin bunun olumlu örneklerini de yaşamıştık. İşte bu türlü beyanlar verildiğinde, kadınlara yönelik şiddete sıfır tolerans göstereceğiz gibi, bu 6284 sayılı kanunun ilk yayınlandığı yıl, İstanbul sözleşmesine imza attığımız yıl şiddet ve cinayet verilerinde düşüş olan tek yıldı. Sadece sözleşme bilindiğinden değil, o zaman o kadar çok. Ekranlarda, ana akımda sürekli önemli yöneticilerin kadınların yanındayız mesajları gidiyordu topluma. Ben o günlerde hatırlıyorum; Bir akşam haberlerinde bir tane ailede de tersi olmuş. Erkek darp edilmiş karısı tarafından Roman vatandaşlarımız. Çok tatlı bir şekilde abi diyor ki "hayır ben cevap vereceğim ama yeni yasa var, yasak" diyor. Bir şeyin yasaklanması o kadar yani ve topluma bu mesajın verilmesi çok önemlidir işte. Böyle bu açıdan hem topluma, toplumda şiddet eğilimi olan erkekler üzerinde caydırıcı etki yaratıyor. Hem kamu kuvvetine de kadınların yanındayım deyince bütün kamu görevlerine de görevini yapması basıncı sağlanmış oluyor. Daha sonra ama bunun tersine beyanlar, kadınlarla uğraşılan cinsiyetçi söylemler, kadınların hayat tarzlarıyla, kıyafetleri ile her şeyiyle uğraşıldığı, kadın bedenine sürekli söz edildiği bu eşitsizliğe maruz bırakan beyanlar, bu konuyu sıkı tutmamak, şiddetle mücadeleyi tekrar şiddet olgularını otomatikman ya da arttırıyor. O kadar otomatik ki bu, bir siyasi yöneticinin işte kadının kıyafetine laf söylemesinin hemen ertesinde Erzurum Adliyesi kadına tayt giydiği için suçluya indirim verebiliyor mesela. Bu tayt indirimi olarak, bir hukuk skandalı olarak girebiliyor mahkeme kayıtlarına. Tayt indirimi diye bir indirim olabilir mi? Olumsuz olarak da doğrudan etkili, olumlu olarak da doğrudan etkiliyor. O açıdan karşılıklı etkiliyor. Şimdi ama olaylar örgüsünde şöyle bir şey de oldu, 6284 ilk yayınlandı, biz çok memnun olduk, bu sefer uzun bir süre, bu epey yıllar önce uygulanmadığını görüyoruz. Hep eski yasa usulünden gidiliyor. Bunun üzerine işte biz hatta aileler, avukatlar heyetimizle Adalet Bakanlığı müsteşar düzeyinde görüşmeler de yaptık Ankara'da. Ben hiç unutmam o adalet bakanı müsteşarı ile görüşmeyi. Çünkü şöyle bir durum vardı; bu yasa iyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum gibi uygulamakta ciddi tereddüt vardı. İşte bilmiyor görevlilerimiz nasıl uygulayacaklarını iddiası vardı. O zaman bilinmeyen her yeni yasa gibi yönergesi çıkarılır, genelgesi çıkarılır, check listi çıkarılır, bir uçak kullanım talimatı gibi check list çıkarılsın. Bir sürü ülkede bu böyle uygulanıyor bu kadın koruma merkezlerinde. Ona göre yani her yasadan sonra olması gerekli ek dokümanları uygulamaya sokmak için gerekli yönergeleri genelgeleri ve eğitimleri yapılabilirdi. Biz de bunları talep etmeye başladık. Sonra yönetmelik çıktı. 6284 yönetmeliği. Fakat bu da kâfi olmadı. Bir sürü facia yasadık, geçtiğimiz yılda ayyuka çıkan, en çok da tipik örneğidir. Birçok var ama Eskişehir'de Ayşe Tuba Arslan 23 defa koruma isteyip, alamayıp öldürülünce bu kamuoyuna yansıyınca, devletin bu konuda ihmali çok açık ortaya çıktı. Bizlerin mücadelesinin de bastırmasıyla genelgeler çıktı. Biz 2020 yılına Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının ikisinin de adı 6284 uygulanmasındaki ihmallerin ortadan kaldırılmasına dair genelge olan ihmali kaldırmaya yönelik genelge yayınlatmayı hepimizin, kadınların mücadelesi ile başarmış olduk. Ve ilk 3 ayında da kadın cinayetlerinde şiddet olaylarında düşüş oldu. 2020'ye biz aslında umutlu girdik. Hatta 1 Şubat'ta Türkiye kadın meclislerimizi toplayarak, buna çok memnun olan taraf olarak daha da sonuca erdirelim dedik. Sonra pandemi oldu. Pandemide yeniden şiddet karıştı. Şimdi pandemi etkileri çekildikten sonra da bizim aslında beklentiniz düşme eğiliminin devam etmesini, çünkü kamuya da görevini yaptırmak için güçlü mücadelemizin devam etmesi hedefimiz hep. Düşme eğilimi olması için elimizden geleni yapacağız. Bütün bunlardan neyi anlattım; bu konuda o biraz soruya dair hem yukarısı etkiliyor hem aşağısı etkiliyor. Bir diyalektiği var ama yukarıdan esas olarak yaptırımlar, kamunun önlem alması, bunu bir irade ile de ortaya koyması en önemli faktör diye düşünüyoruz biz yıllardır.

 

Ç.A.: Bir de belki de bu genelgeleri, yasayı uygulamayanlara, kimse bu birimler uygulamayanlara belki bir cezai yaptırım getirilmeli. Sadece eğitimler de kâfi gelmiyor, o zaman bilmeli ki o birim bunu uygulamazsa eğer, ben de cezaya maruz kalacağım.  Ki şu anda öyle bir cezai yaptırım yok.

 

G.K.: Hemen burada bir şey söyleyeyim. Bizim bazı örneklerimiz var. İşte çok yıllar oluyor. İzmir'de bizim çok davamız olan zamanlarda, Ferdane Çöl davasında defalarca koruma için gitmiş. "Çok geliyorsun. A4 kağıtlarımızı bitiriyorsun diyen de var, yani lira, kuruş mu A4, bütün o maddi imkanları zaten kadınlar çalışıyor ya da çalışmıyor, evde olduğumuzda bile harcadığımız enerjinin vergisi ile biz veriyoruz zaten. O kamu kaynaklarını yaratanlar olarak, biz kadınlar ölürken ölmemek için bile ondan yararlanamayacağız, A4 kağıdının hesabı yapılacak, bunlar çok öfkelendirici. Bundan daha öfkelendirici " ölsen de artık kurtulsak" diyor kolluk kuvveti Ferdane'ye. Ferdane öldürüldü ama bütün bunlar için ailesiyle birlikte suç duyurusunda bulunduk. O polise kademe durdurma cezası verildi. Bu da emsal oldu. Hatta o dönem işte ulusal basında manşetle çıktı ve çok da iyi oldu. Hani caydırıcı ceza örneği yaratması, emsal yaratması bakımından. Ama bunu çok nadiren görüyoruz işte. Bizim çaba göstermemizin sonucunda görüyoruz. Hâlbuki ki kamu bunu biz çaba göstermeden de yapmak zorunda dediğiniz gibi yani cezasız bırakmamalı.

 

Ç.A.: Biraz önce şiddet türlerini söylerken siz, tamam ekonomik şiddet, psikolojik şiddet, kaba şiddet, bir de dijital şiddet var dediniz. Bu dijital şiddet nedir?  

 

G.K.: Şartlarında da daha fazla artan gitgide artan Aslında yine hayatımızda bir dijitalleşme olduğundan bu yana var olan ama çevrim içi şartlara mecbur bırakıldığımız bugünlerde de sıklığı artmış olan, kadınların dijital ortamdan, sosyal iletişimin ortamlarından her türlü sosyal medyadan başta olmak üzere bizim taciz dediğimiz, ısrarlı takip diye hukukun tanımladığı biçimde tacize, hak ihlaline uğruyor olması. Bu pandemi öncesinde hayatlara mal oldu. Örneğin Helin Palandöken davası İstanbul'da bizim davamız internetten onu taciz eden kişiye "hayır" cevabı vermesi üzerine, liseli, hepsi gibi çiçek gibi bir kardeşimiz Helin de lisede okulunun kapısının önünde öldürüldü o reddettiği, sosyal medyada reddettiği kişi tarafından. Bu yine Türkiye'de başka bir toplumsal yara olan ateşli silaha kolay ulaşmanın da bir sonucuydu. Çünkü aynı kişi hem sosyal medyadan Helin başta olmak üzere belki başka kadınları da taciz ediyor. "Hayır" cevabı alması üzerine de yine masadan hiç kalkmadan, internetten silah siparişi veriyor, kargo ile kapısına gelen silahı da alıp, okulunda Helin'i öldürüyor. O yüzden Helin'in ailesi silahlanmaya karşı da mücadele yürütüyor. Türkiye’de bu kadar silah ulaşmanın kolay olması da bizim yaşadığımız şiddet de bir faktördür. Çünkü en çok ateşli silahlarla öldürülmeye devam ediyor kadınlar. Kısacası böyle ölümlü durumlarda varan ama çok sıklıkla taciz şeklinde gördüğümüz dijital iletişim imkanları ile kadınlara zarar verilmesi olarak anlatabiliriz dijital şiddeti.

 

Ç.A.: Kadınlar zaten cinsel saldırı, taciz, tecavüz tehdidine her yerde, evde, sokakta, işyerinde şimdi buna bir de dijitalliği eklediniz, her yerde maruz kalıyorlar. Evet, yani bugün en büyük cinayetler grup olarak cinayetleri işleyen en büyük grubu eski eşler olarak görüyoruz. Yeni eşler olarak, aynı zamanda bunun içine erkek kardeşler de giriyor. Oğullar da giriyor. Ama bir yandan da sokakta, iş yerinde de özellikle cinsel yönden taciz sürekli bir tehdit halinde. Bir yandan buna karşı da mücadele ediyorsunuz. Fakat ek olarak hani olarak neler yapılabilir bilmiyorum, 6284 sayılı yasa bütün bunları engellemeye yeterli bir yasa mıdır, ya da İstanbul sözleşmesi, bunun dışında yapılabilecek, alınabilecek önlemler olabilir mi?

 

G.K.: Tam uygulandığında bunlar önlemek için yeterlidir. Hatta şöyle söyleyeyim; İstanbul sözleşmesinin bu noktada bir çerçevesini çizersem zaten en başta konuştuğumuz şiddeti yaratan, arkasındaki nedenlerin hepsine bir cevap veriyor. Çok sayıda maddesi var ama biz hep 4 PD İngilizce karşılıkların da 4 temel adım diye sınıflıyoruz.  Zaten metnine ulaştığımızda ders gibi çalıştık. İlaç gibi. Çünkü yaşadığımız sorunlara bir cevap, bizim de aslında el yordamıyla bulduğumuz yönleri sözleşmede içeriyordu. Sözleşmeden önce bizim platform da önce zarar görmeden önce korunmalarına Ayşe Paşalı örneği olmuştu çünkü mevcut kanun onu koruyamamıştı. 6284’u elde ettik, bir suç oluşmuşsa da zarar oluşmuşsa da adalete ulaşma, cezasızlığın ortadan kalkmasına yönelik 2 temelde çalışma yürütürken sözleşme bu iki temele önce işte şiddetin de ortadan kalkacağı bir toplum için toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının her alanda uygulanmasını birinci temel adım olarak ekledi. İkinci temel adımda bir toplum hemen böyle dönüşemeyebilir bir şiddet riski olduğunda mevcut iç kanunu neyse imzacı devletin koruma kanunu, onu etkin uygulasın dedi. Üçüncüsü yine anlayışlı davranarak, devlet işte eşitlik için uğraşmış olabilir, kadınları korumaya çalışmış, koruyamamış olabilir. Bir kadın zarar gördüyse, o zaman, o zararın tazmini için düzgün uğraşsın. Etkili soruşturma, kovuşturma ve cezasız bırakmama diye üçüncü adımı tarifledi. Dördüncü olarak da bütün bunları yapmış olsa bile yetmez, kadınları geleceğe dönük güçlendirme politikaları da somut olarak olmalı her ülkenin, imzacı ülkelerin ve bunu bize göstermeli dedi. Gösterecek çünkü bu bir kuru sözleşme, imza atıp orda kalmış bir kuru kâğıt değil, denetlenen, bir denetleme süreci de olan, yapılıp yapılmadığına bakılan raporlanan bir sözleşme olduğu için o güçlendirme politikalarına da bakıyor uluslararası denetleyen Grevio heyeti. Yani bu temel taşları yerine oturttuğunuzda oran, bilimsel olarak çalışması yapılmadan verilemez ama %95 oranında meseleyi, sorunlu durumları geride bırakacağımıza eminim. Sadece 6284 içindeki ikinci maddeyi oluşturan iyi uyguladığımızda bile yarı yarıya rahatlayacağımıza eminim. Onun içinde de sadece bu da benim biraz bir önerim oluyor. Bu daha kişisel bir öneri. Kitap, Yaşasın kadınlar diye bir kitabımız da var bizim. Geçen sene tam yılların ne denir yaşadığımız deneyiminin , gecikmiş görevi yerine getirerek, artık bir kitaba da tercüme edip, çok mutlu olmuştuk ki pandemi ile birlikte bütün imza günleri filan  buharlaştı ama Yaşasın Kadınlar kitabına çalışırken içinde yaşadığım için bildiğim, 10 sene içerisinde öldürülen kadın kardeşlerimi taradım ben. Bildiğim halde hepsini bir arada görmek yani çok etki yaratıyor. Hani çözüm için soğukkanlı biçimde sıyrılıp, inceleyip en çok nasıl öldürmüşler, neyle öldürülmüşler diye bakıp, bir bilimsel çözüm için en çok ateşli silahla ve boşanma evresinde öldürüldüğünü zaten içinde yaşadığımız için biliyorduk ama onu verisiyle görmek önemli oldu. O yüzden ben kişisel olarak şunu da öneriyorum. İstanbul sözleşmesini uygulayalım 6284'u uygulayalım, çok büyük oranda sorunlarımızı geride bırakacağız. Acil olarak da Türkiye'de bundan daha mantıklı sonuç olmaz ki, nasıl öldürülüyor kadınlar? Ateşli silahla. O zaman bir kere o silahları kolay ulaşılabilir olmayı ortadan kaldıralım. Ne zaman öldürülüyor? Boşanma evresinde. O zaman adımı atmış her kadının şiddetten etkili biçimde, ihtiyacı var mı yok mu soralım. Korunma ihtiyacını çok etkili biçimde, tabii ki başvuran herkese uygulayalım ama özel bir önemi olsun boşanma evresinde kadınların. Bu iki meseleye odaklanırsak, emin olun, bir sene içerisinde yarıdan fazlasından kurtulacağız. Çünkü yarısı böyle işleniyor bu cinayetlerin. Bu da benim şahsi önerimdir. Yani hemen yapılması gerekenler, ortaya ve uzun vadede yapılması gerekenlerin hepsini olması gerektiği gibi anayasal hakkımızı yerine getirmek zorunda oldukları için görevlerini yapma, yani kimse bize bir iyilik bahşetmeyecek, herkes görevini yapmış olacak. Bütün bu görevler yapıldığında bu sorunu çok büyük oranda geride bırakacağımıza eminim ben. Biz de o duyguyla zaten böyle bir mücadele devam ediyor. Bazen anlaşılamıyor ya, o kadar bilimsel olarak iki kere iki dört eder kadar eminiz ki biz, o yüzden böyle daha fazla toplumsal baskı gücü oluşturalım, daha fazla kamuya görevini yaptırtmak için hep birlikte mücadele edelim diye tutturuyoruz. Bunun için bu kadar uğraşıyoruz. Yaptığımızda sonuç alacağımıza eminim çünkü.

 

Ç.A.: Şimdi tamam son yıllarda evet istatistiki veriler gösteriyor kadın cinayetlerinin ne kadar arttığını, şiddetin ne kadar yoğunlaştığını, sadece görünür olmaktan çıkması değil, onun dışında somut olarak arttığını gösteriyor. Son yaklaşık 20 yıldır da Türkiye'de daha muhafazakâr bir iktidar var. Bu iktidar döneminde kadınların hayatı şiddetin yanında yani kadınların hayatı genel olarak nasıl değişti?

 

G.K.: Orada da işte hep konuştuğumuz sorunda nasıl böyle toplumda iyi haberler kötü haberleri içiçe, iyi şeyler kötü şeyler içiçe bunda da böyle oldu. Ya mesela biz işte kadın cinayetlerine böyle konuşuyoruz. Çok vahim, asla kabul edilemeyecek bir tablo ama bununla birlikte biraz önce de açıkladığımız, temelinde aslında kadınların olumlu anlamda değişmesi var. Aslında toplum da değişiyor. Aslında toplumun kadın erkek eşitliğine bakışında bu eşitliğe inanan ve değişmeye inananların oranı giderek yükseliyor. Kadınların bu değişimi toplumu da değiştirme yönünde etkileri de oluyor. Belli oranda hala geleneksel şiddetle bastıran bir oranda var ama diğeri de var. Bunlar içi çe gidiyor diye yıllardır anlatıyorduk ama en son geçtiğimiz dönemlerde Konda araştırma bunu verileri ile de ortaya koydu mesela.

 

Ç.A: Konda araştırmasını özetler misiniz?

 

G.K.: Toplumda feminizmi erkek düşmanlığı olarak görme eğiliminin azaldığı, kadın erkek eşitliği olarak görme eğiliminin yükseldiği sonra yine daha direngen olan LGBTİ artılara bakış oluyor. Arkadaşlarımız, örneğin benim bir trans arkadaşım bu oran bile İyi, geçmişte bu oran çok daha felaketti diyor. Orada daha zor değişiyor ama, bir LGBTİ ile komşu olur muydunuza verilen cevap mesela verilen cevaplarda olmam cevapları azalmaya başlıyor gibi. Buna benzer işte kadınlar için en önemli rolün annelik olma konusunda sadece annelik olmadığı, çalışma olduğu cevapları çoğalıyor gibi. Modern dönüşümde toplumda da farklılaşma dönüşmeyi verisiyle de ortaya koydu Konda. Hani bizim yıllardır söylediklerimizi gözlemlediklerimize dayalı olarak. Bu nedenle bu değişiklik sadece belli bir dünya görüşündeki kadınları etkilemiyor. Muhafazakâr kadın arkadaşlarımızı da etkiliyor.

 

Ç.A.: Siz diyorsunuz ki modern bir dönüşüm görülmekte her kesimde. Her türlü kadın çevresinde, kesimde modern bir dönüşüm gözlemliyoruz diyorsunuz. Bu modern dönüşümün nedeni bu iktidar yapısı mı? Çünkü bu muhafazakâr bir iktidar ya da iktidara tepki mi? Bu dönüşüm neden kaynaklanıyor?

 

G.K.: Bu iktidar yapısı elbette değil, bu iktidara rağmen ve bir kısım tepki de olabilir. Hepsinin bir yeri var diyebiliriz. İktidarın şimdi değil de başlarken sadece kadınların yaşadığı sorunlar için değil. Türkiye'de can yakan önemli toplumsal sorunlar da adım attığı, demokratik açılımlar getirdiği bir dönem vardı hatırlarsanız. Sonra ama sarkaç tersine döndü ama o dönemde bir tür kadınlar için 6284 bir tür reformdur tabii. Eski kanun sadece resmi evlileri koruyordu. 6284 tüm kadınları koruyor. Bu reform adımlarının atıldığı, o nefes alanının açılmasında kadınlar için olumlu etki yarattı. Fakat sonra bundan çok rahatsız olan iktidar orayı kapatmaya da çalıştı. Ya o dalgalı oldu yani iktidarın kadınların lehine davranıp, sonra aleyhine dönmesi de. Ama o lehineliğin havasını yaşayan kadınlar da bir daha bunu geri bırakmak istemiyor. Ve aynı zamanda bu iktidara rağmen, toplum sosyolojisinde, toplum değişiyor. Kim yönetimde olursa olsun değişiyor. Bu zaten sadece bizim Türkiye'de başımıza gelmiyor. Benzer biçimde skolastik düşünce, muhafazakârlık da başka ülkelerde de geriliyor. Mesela İstanbul sözleşmesine Türkiye'de olan itirazların tıpatıp aynısı Polonya'da Macaristan'da filan yapılıyor ya da Amerika'da yine kadın düşmanı diye bilinen bir önceki dönemdeki Trump döneminde kadın düşmanı erkek toplulukları kuruluyor. Bizde de nafaka karşıtları erkek topluluklarına benzer bir biçimde. Dünyada da böyle kadınların uyanışı çoğaldıkça onu bastırmak isteyen bir karşı atak işte Deniz Kandiyoti'nin eril restorasyon dediği, bastırmak isteyen bir erkeklik de oluyor. Bizim Türkiye'de de iktidara rağmen kadınlar dünyadaki tüm kadınların mücadelesinden Türkiye'deki bu kentleşmenin yarattığı, size biraz önce etraflı bir biçimde saydığım her eve giren televizyonlardan pek çok başka gelişmeden etkileniyor ve değişiyorlar. Burada hani bir ölçüde de tepki olarak özellikle genç kuşaklarda tepkiyi toplayabiliyor olarak düşünüyorum. Ama hangi iktidar olursa olsun bu dönemi kadınlar böyle bir uyanışla yaşayacaktı yani bu yapısal, toplumun yapısındaki değişikler nedeniyle böyle olacaktı. Böyle bir iktidar da kadınların yeterince yanında durmadığı ve korunmaları için de şiddetle mücadele için yeterli önlemler alınmadığı için biz epeyce kanlı yaşıyoruz. Yani burada kadın özgürlüğünden yana eşitlik politikalarını çok net uygulayan bir başka iktidar olsaydı, biz bu kadar kadın cinayeti yaşamayacaktık.

 

Ç.A.: Bir de sizin bir çalışmanız daha var, şüpheli ölümler üzerine çalışma yapıyorsunuz. Nedir bu şüpheli ölümler?

 

G.K.: Şöyle ki, şu kadın cinayetlerinin ve bizim daha doğrusu hani hayat hakkı mücadelemizin gündeminde ne var diye düşündüğümüzde şüpheli ölümlerin önemli bir konuyu oluşturduğunu düşünüyoruz. Çünkü aslında o da ilk defa rastlamıyoruz. İlk defa kurulduğumuz yıllarda intihar etti diye kapanan dosyalar bizim mücadelemiz ile açılmış ve cinayet olduğunu kanıtladığımız ama bunun için çok ciddi bir çaba gösterilmesi gerektiği dava örneklerimiz olmuştu. Şöyle bir dönemeç var. İlk 15 Temmuz’dan OHAL dönemiyle birlikte başlayan daha hak ihlallerinin yükseldiği bir dönemde kadına yönelik de şiddet biçimlerinin değiştiği, şüpheli ölüm oranlarının artmaya başladığı, bütün o söylediğim döneme göre yılda bir iki dava örneğimiz olabiliyordu bizim. OHAL ile birlikte arka arkaya şüpheli ölümler yaşamaya başladık daha sonra bütün kamuoyunun gündemine Şule Çet davası ile örneğin şüpheli ölümün ne olduğu girdi. İşte şüpheli ölüm diye kastettiğimiz ölüm biçiminin ne olduğunun henüz anlaşılamadığı, bir de faili meçhul diye başka bir tür var, orada öldürüldüğünden emin olduğumuz ama faalin kim olduğunun bilinemediği. İki ayrı olguyla şu anda daha sık karşılaşıyoruz eskiye göre. Bunu yorumlamak gerekiyor gerçekten. Artıyor mu, artıyorsa neden diye üzerine bizim son dönemde çok düşündüğümüz bir olgu çünkü çok önemli bir hukuksuzluk anlamına geliyor. Yani bu bir takım en önemli suçları gizleme anlamına gelir. Biz kadın cinayetlerinde ne yapıyoruz? Fail belli, yargı süreci var. İyi kötü biz o arada indirim almasın diye mücadele ediyoruz ama sonuçta tümüyle cezasız kalmasına imkân yok. Ceza söz konusu, işte şüpheli ölüm tamamen cezasız kalmanın yolu olarak bulunup aslında orada da az önce anlattığım aynı paradoksal durumun geçerli olduğu yani hem iyi bir gelişmenin sonucu hem de tabii ki kendisi çok vahim bir şey. O iyi gelişme şu; kadın cinayetleri mücadelesi o kadar toplumsallaştı, o kadar önemli bir basınç oluşturdu ki artık mesela bir dönem önce olduğu gibi kimse cezaevine kadın öldürürdüm diye hava atarak giremiyor. Hiç muteber bir şey değil bu. Bazı kadın katilleri cezaevinde öldürülüyor zaten, Özge Can'ın katili gibi. Dolayısıyla o toplumsal basınç her böyle toplumsal basınçta olduğu gibi gizleme eğilimini arttırıyor. Bu sefer bir zamanlar nasıl kadın cinayetleri için Örneğin Ayşe Paşalı kocası Google'dan ceza indirimlerini araştırılmıştı. Şimdi de mesela araştırdıklarında cezayı gördükleri için gizleme eğilimi artıyor ve yer altına çekiliyorlar. Böyle durumlarda hep olur ya yer altına çekilirler. Gizlenebileceklerini düşünüyorlar. Bunların bazıları zaten korunuyor da yani. Başka güç kaynakları var. Mesutcan Uygun da olduğu gibi. Video çekip yayınlayabiliyor mesela şiddet uyguladığında. Nadira da örneğin hala ne olduğu belli değil. Bazı davalarda da konu örtülmeye çalışılıyor. Arka arkaya böyle durumlar olması bize hani şüpheli ölümlerin üzerine gitmemiz gerektiğini düşündürerek, çünkü tam bir cezasızlığa kavuşma, gizlenebileceğini düşünme hali bu faillerin. Bunu önemli biçimde gündemimize aldık, zaten İstanbul sözleşmesinde üçüncü temel adım olan etkili kovuşturma, soruşturma yapılması mücadelesini şu anda aktüel olarak daha fazla yürütüyoruz. Çünkü buna ihtiyaç var. Şule Çet de neyi gördük; yeterince delil toplanmamıştı, pencereden atladığı söyleniyor ama parmak izi bakılmamıştı, intihar diye kapanmaya çalışılmıştı. Bizim ondan sonra yine maalesef benim çalışma arkadaşımın kızı ve de özellikle Aysun Yıldırım davamız var. Yine benzer biçimde çalıştığı binanın önünde cansız bedeni bulundu, Aleyna var başka pek çok kişi sayabilirim. Şüpheli öldürülen birçok kadının da intihar diye kapatılmaya çalışılması dosyalarının aslında yetersiz kovuşturma, soruşturma nedeniyledir. O yüzden biz parmak izinden tüm delil taramaya bütün o sürecin bütünlüklü yapılmasına bu konuda uluslararası belgeler, İstanbul sözleşmesinin de zorunlu kıldığı başka bazı uluslararası belgelerde etkin kovuşturmayı anlatan Mine Sote belgesi gibi ayın içtihatları gibi şartlarının yerine getirilmesine çalışıyoruz? Bu 8 Mart'ta da biraz bunun üzerinde daha önceki zamanlara göre daha fazla duruyoruz. Çünkü gizlenebileceklerini düşündükleri için bu suç tekrarlanıyor. Yani bunun önü alındığında, o parmak izleri alındığında Aysun Yıldırım'da cep telefonu radyal bir şekilde kırılmış, cep telefonu kayıtları incelenmemişti bizim yine intihar diye kapanan, yeniden açtırdığımız dosyada, o telefon kayıtları ile o dosyayı yeniden açtırabildik. Ben böyle böyle anlatıyorum ama hiç mantıklı mı bu? Yani bir savcının yapması gerekenleri, o zaten evlat acısı yaşayan ailelerin ve biz kadınların, kadın örgütlerinin yapması için normal bir şey midir Çiğdem hocam? Bunlar zaten ölümlü, şüpheli durumda resen yapılmalıdır. Ayrıca Türkiye'de yine kanunen üçüncü kişilerin ihbarıyla da böyle süreçlerin başlaması gerekiyor. Üçüncü kişiler ihbar ettiği halde gene başlatmayabiliyorlar. Yani şu anda bu alanda soruşturma kovuşturma süreçlerinde sadece kadınlar için değil maalesef Türkiye'de birçok genel başka toplumsal davada da çok yetersiziz, hiç gereğini yerine getirmiyoruz. Biz bu büyük ihmalden dolayı da kadın şüpheli ölümlerinin arttığını görüyoruz. Artmasında bir yandan olumlu bir faktör var, yani gizlenmeye çalışmaları çünkü diğeri artık eskisi gibi hava atılacak bir şey değil, kadın cinayetini toplum çok benimsedi ve toplumsal olarak baskı var, o yüzden ondan kaçınmaya çalışıp, bu yan yolu buluyor. Tıpkı şeye benziyor; 2005'te bizim Türk Ceza Kanunu'nda töre ifadesi ile namus bahanesiyle işlenen suçlarda ceza da ağırlaştırmaya gidilmişti. 2005’te yenilendiğinde cezalar. Onun öncesinde bildiğiniz üzere bir dönemler mahkemeye çıkıp namus için öldürdüm diyordu ve indirim alıyordu. 2005'te bu tersine çevrildi. Töre sanki ağırlaştırılmış sebep sayıldı. 2005 sonrasında biz hatırlarsanız bazı bölgelerde kadın intiharlarında artış gördük. Yani orada yasaklananı intihar süsü vererek yapmaya çalıştılar.

 

Ç.A.: Özellikle Batman'da biliyorsunuz. Ondan sonra da bir kararlılıkla tamamen kesildi bir anda intihar süsü verilen cinayetler.

 

G.K.: İşte o bir semptomatik bir şeydi oradaki cezanın ağırlaşması. Şimdi de yine kadın cinayetlerinde durum ağır, o yüzden bir yan yol olarak hani bir tür gene intihar süsü vermeye doğru gidiliyor. Üzerine gittiğimizde, bu geçici bir şey zaten. Aynen o zamanki. Benim aklıma hep o dönemi getiriyor. Bu cezadan kaçmak için bu sefer bunu sosyolojik olarak yer altına çekiyor. Eskiden de bir kere yapmışlar, üstüne gittik, intiharlar nasıl bittiyse üzerine gidersek şüpheli ölümler de bitecektir diye düşünüyoruz. Biz bunun için uluslararası protokolleri de yeniden anlattığımız yazılarla 8 Mart'ta bunu anlatma gayretindeyiz. Ayrıca zaten hiçbirinin şüpheli bırakılmasına izin vermeyen bir mücadele yürütüyoruz dava takipçilerimle, ailelerle birlikte ama yani bu bizim görevimiz olmamalı yani adli kolluk bu görevlerini yapmalıdırlar.

 

Ç.A.: 8 Mart'la bitirelim. 8 Mart'ta kadınların gösterilerine polisin müdahalesi aslında açık bir şiddet. 8 Mart'ta hani şöyle hayali bir şey söyleyelim, 8 Mart'ta kadın erkek polisler de gösteri yapan kadınlarla, haklarını arayan kadınlarla kol kola girse o zaman bu görüntü belki bütün ara birimlerde, herkesin işini daha doğru yapması, yapmadığı zaman oradaki polislerin de kadınlarla kol kola bu mücadele içinde olacağını göstermesi, tabii ki böyle hayali bir şeyler söylüyorum ama bu 8 Martlarda polis müdahaleleri gerçekten çok önemli. Ama istenirse, kararlılıkla kısa süre içerisinde ya sizin gibi derneklerin üstelikte bunca yıldır gösterdiği çabalarla bir yere gelineceğini söylemek mümkün herhalde. Çok teşekkürler.

 

G.K.: Ben de çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bir hayal. Ben izin verirseniz 8 Mart mesajıyla bitirmek isterim. Bu hayal çok güzel, olması gereken de bu zaten. Onlar orada bizi korumak için bulunmalılar zaten eylem alanlarında da bütün evlerinde şiddete maruz kalan kadınların yanında da. Bazen böyle olumlu durumlar oluyor, iyi örnekler çoğalsın isteriz. Bazen bizim konuşmalarımızı dinleyip, mantıken çok hak vererek baktıkları da oluyor kolluk kuvvetlerinin. Çünkü haklıyız, haklı olan kadınlardan yana olmaya herkesi davet ediyorum. Tüm kadın kardeşlerimi de 8 Mart'ta hayatımızı yeniden ellerimize almak için eylem alanlarına davet ediyorum Herkese iyi 8 martlar, başta sizi olmak üzere tüm kadınları kutluyorum.  İyi ki varız, iyi ki mücadelemiz var, iyi ki 8 Mart'ı var eden, mücadele eden kadınlar olmuş, bize bugünü vermişler, bizim için her gün 8 Mart ama gelin 8 Mart'ta dünyadaki tüm kadın kardeşlerimle buluşalım.

 

Ç.A.: Çok teşekkürler Dr. Gülsüm Kav.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook