WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

ÇİĞDEM ANAD: Bizim Hikayemiz'den sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatacağız. Kadınlar hayatın her alanında erkeklerden farksız mücadele ederken bir yandan da erkeklerin şiddetine, tacizine, erkeklerin zihniyetine karşı mücadele ediyorlar. O hayatı eşit koşullarda yan yana, omuz omuza nasıl yaşayacağız? Türkiye'de toplumsal hayat değişirken bu değişimden kadınlar nasıl etkileniyor konuşacağız. Bugünkü konuğumuz Nebahat Akkoç, Nebahat Akkoç, KAMER'in kurucusu, KAMER 1984 yılında kuruldu ve 23 ilde, ilçede kadına karşı şiddete yönelik büyük çalışmalar yaptı, yapmakta. Kadın Merkezi Vakfı, açılımı bu. Nebahat Akkoç özellikle Doğuda, Güneydoğu'da kadınların bilinçlenmesi için, şiddete karşı koyması için, örgütlenmesi için büyük mücadeleler verdi. Hoş geldiniz Nebahat Akkoç.

 

NEBAHAT AKKOÇ: Hoş bulduk, teşekkür ederim.

 

Ç.A. : Şu anda Diyarbakır'dasınız. 

 

N.A. : Evet Diyarbakır'da evimdeyim, kapalıyız. 

 

Ç.A. : Siz, çok önce kadına karşı şiddet mücadelesini başlattınız, 1984 yılından bugüne kadar bu mücadeleyi sürdürdünüz. Nasıl yol kat ettiniz, bir yandan kadın şiddeti durmuyor artıyor, son yıllarda özellikle artıyor. Bu kadar çaba, bu kadar gayret, bu kadar büyük emekler bir işe yaradı mutlaka ama bu şiddeti bir türlü azaltmaya yetmiyor. Ne gibi katkılarınız oldu? Nasıl yol kat ettiniz? Ve neden şiddet durdurulamıyor?

 

N.A. : Benim, bu konuya ilgi duymam, kadına yönelik şiddet meselesi ile ilgilenmeye başlamam hakikaten 1984 yıllarında başladı ama KAMER'in ortaya çıkış tarihi 1997, resmi kuruluş tarihimiz oldu. Bence epeyce önemli bir yol kat ettik. Şimdi Türkiye'deki resmi veriler, kadınların %50 sinin şiddet yaşadığını gösteriyor. Kadının statüsü genel müdürlüğünün raporları, resmi raporlar, Bazen TUİK raporları falan, ama biz bu bölgede çalışma yaparken hep sahadayız. Alandayız. Evden çalışmıyoruz, ofisten çalışmıyoruz. Sürekli kadınlarla birlikteyiz, sürekli çeşitli yöntemlerle kadınların durumunu ölçmeye çalışıyoruz ve bizim sahadan aldığımız bilgiler kadınların %90'ının şiddet yaşadığını gösteriyor ki, ben buna çok inanıyorum. Neredeyse yüzde on bir azınlık var. Onu da iyice de deşersek belki orada da bir şiddet hikayesi çıkacaktır. Evinde yaşamasa bile sokakta yaşıyordur kadınlar şiddet. Dolayısıyla, şu anda şiddet artmış gibi görünse bile, bana göre hala yaşanmakta olan şiddetin yarısını bile biz görünür yapamadık. Yani bence şiddet görünür olmaya başladı, ben o öyle değerlendiriyorum. Arttı demekten ziyade, görünür oluyor diyorum ve buna da mutlu oluyorum. Çünkü görünmeyen şiddetle baş etmemiz iyice zor, mesela kadınların %90'ı şiddet var ve yaşıyoruz diyorlar ama %67'si, bu seneki veriler hala çok sessiz. Şiddetin farkında, yaşamaması gerektiğini biliyor, hatta nasıl mücadele edeceği hakkında bilgiler edinmiş ama hareketsiz kalıyor, katlanmaya çalışıyor, geçiştirmeye çalışıyor. Bunun sebebini sorduğumuz zaman da korktuklarını söylüyorlar doğal olarak. Siz izliyorsunuzdur Türkiye'yi, son bir kaç yıldır kadın cinayetleri gündemde yer tutuyor. Belki eskiden de vardı ama gündemde bu kadar yer alamıyordu, işte bunların %40'ı yaşadıkları şiddeti fark etmiş, bu şiddetten kurtulmak için harekete geçmeye başlamış kadınlar. Nafaka davası açıyor öldürülüyor, işte Emine Duman'ı hatırlıyorsunuz, sokakta ve çocuklarının önünde öldürüldü ve en az üç beş kere koruma kararı aldırmıştı. Dolayısıyla şiddetin daha fazla görünür olmasını, aslında, iyiye giden bir şey olarak da değerlendirmek mümkün. Ne kadar çok şiddet duyarsak, o kadar çok kadın artık susmuyor diyebiliyoruz çünkü kadınlar gerçekten şiddet yaşıyorlar. %90'ı zaten kabul ediyor şiddetle yaşadığını. 

 

Ç.A. : Peki korkuyorlar, neden korkuyorlar, zaten şiddet görüyorlar, buna rağmen şiddetin boyutunun daha da büyüyeceğinden mi korkuyorlar, neden korkuyorlar bir, ikincisi de bunları, bu şiddeti ortaya koyarsam, karşı çıkarsam ben ne yaparım, yalnız başıma nasıl yaşarım, nereye sığınırım, hayatımı nasıl geçindiririm gibi kaygıları mı var da razı oluyorlar? 

 

N.A. : Şimdi dünya kadın hareketinin deneyimi bize şunu gösteriyor zaten; Kadınlar fark ettikleri zaman ve değiştirmek için çaba harcamaya başladıkları zaman tekrar şiddet yaşıyorlar. Bu şiddette gerçekten kısmi bir artış yaratıyor ama tam o sürece müdahale eden bir güç oluyor ki bu devletin gücü olmak durumunda. Artık orada kadın kuruluşları filan devreye girseler de bir şey yapamıyorlar, dolayısıyla bir sürü yasamız var. Gerçekten şu anda hani yasal eksiklikler nedir derseniz çok ince detaylardan bahsedebilirim ama uygulama yok. Yani kadınlara biz güven verdik, dedik ki: siz yaşadığınız şiddetten kurtulmak için çaba harcamaya başlayın, buna katlanmayın, kendinizi yeniden yaratın, yeniden var edin dedik, yasalar var dedik ve işte şimdi görüyoruz ki öldürülen yılda 300-400 kadın %40'ı bu yasalardan yararlanmak için harekete geçtiği için öldürüldü. Uygulamada sorunlar var. Yani 6284 sayılı yasamız var, gerçekten en gelişmiş ülkelerdeki yasalarla boy ölçüşecek bir yasa, zaten dönemin bakanı Fatma Şahin idi ve biz kadın kuruluşları bakanla buluşarak neredeyse her satırını birlikte yazdık. Hepimizin altına imza attığı bir yasa ama uygulamada sorun var mesela tek somut, yani aklımıza gelen en 2019'un hepimizi en derinden yaralayan, en çarpıcı örneği Emine Duman'dı. Çünkü canlı canlı izledik öldürülüşünü, kaç kere koruma kararı aldırılmış, yani öyle bir koruma ona sağlanmalı ki, onun eski eşi ona yaklaşacak cesareti bulamamalı, bulsa bile ulaşamamalı. Dolayısıyla orada eksikliklerimiz olduğu için korkuyorlar kadınlar. Yoksa gidip bir kere şiddet başvurusu yaparsam kocam beni bir daha döverden çekinmiyorlar artık, ama bu işin sonunu göremiyorlar; çünkü yasalar yeterince uygulanmadığı için, tedbir alınmadığı için, hayatlarını kaybeden kadınları her gün canlı yayınlarda izliyorlar. Korku buradan kaynaklanıyor. 

 

Ç.A. : Uygulamada aksaklık nereden kaynaklanıyor? 

 

N.A. : Bana göre siyasi iradenin yeterince net olmaması bu konuda. 

 

Ç.A. : Yasaları çıkarıyorlar. Bu konuda taraf olduklarını gösteriyorlar, dolayısı bir irade ortaya koyuyorlar. Buna rağmen o irade nerede yetersiz kalıyor? 

 

N.A. : Uygulamada, mesela diyelim ki Emine Duman, üç beş kere korunma için başvurdu. Gerekli yasal süreci yaşadı. Ama buna rağmen öldürüldü. Peki onun başvurduğu kolluk kuvvetleri, yargı mensupları, bu ölümden sorumlu tutuluyor mu? Hiçbir yaptırımı yok. Bu yasaları yeterince uygulamamış olmanın bir yaptırımı henüz yok, dolayısıyla çok hızlı bir gelişme kaydetti Türkiye tabii bu yasaların çıkması ve tüm uygulayıcıların bunu içselleştirmesi bir süreçtir. Ama yaptırımlar olmadıkça o süreç kişinin keyfine kalıyor. Gerçekten kendisi bile hayatı içinde şiddet uygulayan durumunda olabilir. Biliyorsunuz, İstanbul Sözleşmesi'ne ilk imza atan ülke olarak övünüyorlar sürekli bizim yetkililerimiz. O da ortada yani; İstanbul sözleşmesi bugün elimizdeki en ileri sözleşmelerden biri yani, ama uygulamada mesela daha ben tanık olmadım, böyle bir şey deneyimlemedim. 

 

Ç.A. : Şu anda İstanbul sözleşmesi zaten bir tartışma halinde; Cumhurbaşkanı da bunu tekrar gözden geçireceğini söyledi. Diyanet İşleri de burada devreye girdi ve Türk aile yapısına aykırı bu sözleşme dedi. İstanbul sözleşmesine özellikle itiraz eden ekiplere baktığımız zaman tarikatları, cemaatleri görüyoruz. Bunlar da Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinde bir baskı uyguluyorlar ve başkanlık devreye girip partilere mektup yazdı ve bu sözleşmenin tekrar gözden geçirilmesini istedi. Bu Türk aile yapısına aykırılık iddiası nereden kaynaklanıyor? Türk aile yapısını nasıl tanımlıyorlar? Türk aile yapısına aykırılığı nerede görüyorlar ve siz buna nerede itiraz ediyorsunuz? 

 

N.A. : İstanbul sözleşmesini bir bütün olarak okuduklarını, ele aldıklarını, üzerinde düşündüklerini zannetmiyorum. Eşcinsel hakları ile ilgili 1-2 konuyu ele almışlar. Ondan sonra işte Türk toplumunu yozlaştıracak haklar getiriyor falan gibi garip yerlerden giriyorlar konuya. Yalnız bu konuda bir dönem hakkaten belli bir çevre yazmaya çizmeye başlayınca ,kadın kuruluşları da buna karşı birçok tepki geliştirmeye imza kampanyaları açmaya başladılar. Benim de böyle durumlarda hep tavrım biraz daha farklı oluyor? Ben de dedim ki, ben gidip soracağım gerçekten Ankara'ya; eğer İstanbul Sözleşmesi'ni geri çekmek ya da şurasını burasını değiştirmek zaten mümkün değil ki, İstanbul Sözleşmesi dediğimize bakmayın; Avrupa Konseyi Sözleşmesi bu. Dolayısıyla ben bizim genel müdürle, Kadının Statüsü Genel Müdürü ile gidip görüştüm resmen. Böyle bir tepkiler oluyor, siz sessiz kalıyorsunuz, biz tedirgin oluyoruz. Biz kuruluş olarak sürekli sahadayız. Dolayısıyla yerel kamu kurumlarıyla işbirliği yapıyoruz. Mecburuz buna. Bir kere dağda, bayırda, köyde, şehirde çalışırken can güvenliğimiz için bile olsa sürekli resmi kurumlarla içli, dışlıyız ama biz fazladan bir laf etmeden önce sizden duymak istiyoruz. Bu sözleşmeyi geri çekmek ya da Avrupa Konseyi'ne şurasını burasını değiştirmeyi önermek gibi bir niyetiniz var mı, yok mu? Kesinlikle olmadığını söylediler. Dolayısıyla oradan aldığım bilgiye dayanarak söylüyorum yani hükümetin böyle bir niyeti yok ama hiçbir zaman da bu muhafazakar kesimden gelecek oy potansiyelini kaybetmek istemiyorlar. 

 

Ç.A. : Özellikle bölgede çalışmalarınızı çok yoğulaştırdınız. Diyarbakır merkezli zaten kuruldunuz. Kürt kadınlarla Türk kadınların gördükleri şiddet arasında bir fark var mı? Burada bir ayrıma gidebilir miyiz? Kürt kadınlar daha fazla şiddet görüyor, Türk kadınlar daha az şiddet görüyor gibi bir ayrım mümkün mü? 

 

N.A. : Biz şiddetin bir sistem meselesi olduğunu biliyoruz yani cinsiyetçi bir sistem var ve o sistemin içinde yaşayan herkesin şiddet görme ihtimali var. Dolayısıyla şiddet başvuruları aldığımız zaman eğitim durumunun, gelir durumunun da çok belirleyici olmadığını görüyoruz. Eğitimli kadın da yaşayabiliyor, gelir düzeyi yüksek kadınlar da yaşayabiliyor diyoruz yuvarlarken. Ancak şiddeti arttıran bir çok sebep var. Mesela eğitim fark etmiyor desek de, eğitim hakkını kullanamamış kadınların daha fazla sayıda erken yaşta evlendirildiğini, daha çok sayıda kadının namus cinayetlerinde öldürdüğünü görmüştük. Dolayısıyla yoksulluk, Türkçe bilmiyor olmaktan kaynaklı yani dil bilmiyor olmaktan kaynaklı iletişimsizlik, eğitim hakkını kullanamamak, kapalı bir yaşama zorlanmak gibi sebepler şiddetin önemli ölçüde artmasına neden oluyor. Biz bunları esasında tarihi sebepler desek de çok önemli sebepler hakikaten hem niteliği arttırıyor, hem niceliği arttırıyor. Ama şunu söyleyebilirim, gerçekten o kadar güzel bir çalışma yürütüldü ki bölgede, 1996 yılında bir araştırma yaptık biz kadınların durumu nedir? Nasıl çalışacağız? Ne yapmamız lazım diye 100 kadından 95'i eee kadınsak şiddet yaşayacağız demişti, yani sadece 100 katından 5'i kimsenin kimseye şiddet uygulama hakkı yok dedi. O kadar kadınlar sorunun farkında değildi. 2008 yılında 2009 yılında 2017 yılında arka arkaya yapılmış 3 tane çalışma bize, artık 100 kadından 95'inin haklı şiddet yoktur, şiddete boyun eğmeyeceğiz dediğini gösterdi yani aradan geçen 10-12 yıllık süreçte, bence kadın kuruluşları olarak ve bu bölgede KAMER, biz en zor olan şeyi yaptık. Sorunun sahibi sorunun farkında değildi, onu fark etmelerini sağlamaya çalıştık, bu çok büyük bir değişim oldu. Dolayısıyla biz şimdi bunun emarelerini görüyoruz ve nimetlerini görmeye başladık. Mesela diyelim ki İstanbul'dan Ankara'dan Türkiye'nin çeşitli yerlerinden kadın kuruluşları bir araya toplandı, herkes kendi dertlerini anlattı; ben bizim çalıştığımız bölge için şöyle bir şey söylemiyorum artık ''kadın karakola gitti, karakol onu dinlemedi'' ya da ''karakol ona kocandır, sever de döver de'' dedi. Bizim bölgemizde böyle bir şey, böyle bir örnek yok artık. Bir çünkü gerçekten onu diyeni bulduk yıllarca, nereye şikayet etmek gerekiyorsa, nasıl tepki göstermek gerekiyorsa, bu bölgede farklı bir davranış şekli farklı bir kültür gelişmeye başladı bunu söyleyebilirim. Çünkü biz sürekli sahada çalıştık, biz kadınları tek başına adliyeye göndermedik, karakola göndermedik, gönderemezdik zaten çünkü dil bilmiyorlar, eğitim haklarından yararlanmamışlar, yol bilmiyor. Dil bilmiyorlar, birlikte gittik ve bu bizim kamu kurum ve kuruluşlarında bir davranış değişikliği sağladı. FETÖ darbesinden sonra hepsi gitti, şimdi yerlerine yenileri geldi, bu gelen yenilerle uğraşıyoruz sil baştan ama yani böyle bir davranış şekli sağladık. Dolayısıyla bizim bölgedeki 10-15 yıl önceki durum ile şimdiki durum arasında çok fark var. 400'e yakın kadın öldürülüyor ya yılda, bunların içinden bizim bölgede işlenmiş cinayet ya da burası orijinli bir cinayet sayısı o kadar az ki , ve en iyi haberimiz tabii, sizin de Türkiye'de olduğunuz zamanda en çok çalıştığımız konu; namus adına işlenen cinayetler bitti neredeyse. Son vakayı 2016 yılında yaşadık, son 4 yıldır çok bunu dinlendirmedik, etmedik ama son 4 yıldır bir namus cinayeti diye tanımladığımız tarzda; yani aile meclislerinin toplandığı kadının hakkında ölüm kararı verdiği ölüm şeklini kararlaştırdığı bir cinayet artık yaşanmıyor son 4 yıldır. Neden? Hem biz çok iyi çalıştık, toplumsal bir farkındalık yaşandı, hem de 2005 yılında Türk Ceza Kanunu değişti; artık namus saikiyle  işlenen cinayetlere indirim gelmediği gibi sadece cinayeti işleyen değil, azmettirenler de ağırlaştırılmış müebbet ceza alıyorlar. Dolayısıyla, burada, tam da burada siyasi iradenin kararlılığının ne anlama geldiğini anlatmaya çalışıyorum. Çok çarpıcı bir örnektir. 

 

Ç.A. : Evet çünkü aile yapısında, doğudaki aile yapısında değişim olmuştur mutlaka. Ama çok köklü bir değişim herhalde olmadı ya da oldu mu?

 

N.A. : Kanun çıkmasa böyle olmayacaktı. Kanun çıkmasa ki yargı mensuplarının hepsi de kanunun hükmettiği bütün cezaları da vermiyorlar. Oradan buradan bir şey bulup, hafifletici bir sebep yaratıyorlar ama bu sefer kadın kuruluşları bu haksız hafifletici sebepler ile mücadele ediyor. Yani siyasi irade, net ,kararlı ve bu sorunu iyi tanımlayan bir irade olmadıkça bu sorun çözülmez. Namus cinayetleri çözüldü, çünkü böyle bir irade gösterdiler. 

 

Ç.A. : Peki aynı zamanda Doğuda, Güneydoğu'da yaygın olan başlık parası, kuma, bu yapılarda bir değişiklik var mı ?

 

N.A. : Kuma evliliği, Suriye İç Savaşı'ndan önce ciddi anlamda azalmıştı, %6'lara kadar inmişti ki, son 5 yıllık evliliklere baktığımız zaman bu daha da düşüktü. Çünkü orada da bir yasal kararlılık, bir kanun çıktı. Dendi ki yeni evliliklerde mutlaka önce resmi nikah kıyılacak, resmi nikah kıyıldırdıktan sonra o evlenme cüzdanı ile birlikte imam nikahı kıydırılmaya gidilecek. Yoksa bunun da yaptırımı var. Dolayısıyla hızla düşmeye başlamıştı ama Suriyelilerin, mültecilerin, sığınmacılar diyoruz mülteci bile değiller maalesef hala, sığınmacıların gelmesinden sonra kuma evliliklerinde bir artış görüyoruz. 

 

Ç.A. : Başlık parası? 

 

N.A. : Resmi bir para olmadığı için oranını tam tespit edemiyoruz ama yani adını değiştirdiler bence süt parası diye ama eskisi kadar böyle çok büyük paralar alınıp veriliyordu ya , o miktarlarda olmuyor çünkü çok medyaya yansımıyor ama böyle kişisel görüşmelerimizde hayır başlık parası değil , süt parasıydı, onu aldılar bana çeyiz yaptılar falan gibi anlatımlarla karşılaşıyoruz. 

 

Ç.A. : Aşiret yapısındaki değişim nasıl? 

 

N.A. : Kadın mücadelesi Tabii Türkiye'nin diğer bütün mücadele alanlarından bağımsız değil, bildiğiniz gibi bu bölge bir savaş alanıydı, dolayısıyla öyle bir noktaya geldik ki hiç kimsenin gözü artık taşını toprağını görmez oldu. Ondan sonra göç etmeye başladılar, göç etmeyenler belki de işbirliği yapıyor sayıldı, bu aşiret yapılarından fazlaca tutuklananlar, sorgulananlar oldu. Bir taraf cezalandırmadı ise diğer taraf cezalandırdı. Dolayısıyla topraklar falan duruyor ama taş için toprak için kavga eden yok, çünkü gidip o taşı toprağı işlemeye cesaret eden kimse yok. Ama siz böyle bunu sorarsınız düşüncesiyle, ben biraz uğraştım bununla; mesela son 5 yılda 3 tane muhtarlık nedeniyle yaşanmış kan davası var. 

 

Ç.A. : Kan davaları bitmedi mi?

 

N.A. : Bitmedi, yani muhtarlık nedeniyle var, çok ilginç şeyler de gördüm. 2008-2009 yıllarında bizim bölgeye kadastro çalışması yapılmaya başlanmış, kadastro olmayan yerlere kadastro gitmiş ve bazı kadınlar babalarından doğan miras haklarını kullanmak istemişler. Mesela işte evlidir, çoluk çocuğu büyümüştür, yoksuldur; o da o topraktan biraz pay almak istemiş, böyle 8 tane aile arasında yaşanan kan davası buldum. Kadınlar da öldürülmüşler, mirastan pay istedikleri için. 

 

Ç.A. : Çünkü daha önce mirastan pay istemiyorlardı! 

 

N.A. : Çiğdem hanım mesele bu zaten, yani mesele mülkiyet meselesidir. Bu sorun, zaten benim yani en büyük donem, kadın meselesi nasıl gidiyor, iş eşitlik olacak mı? Miras hakkına bakacaksınız. Bizim bölgede her yıl mirastan yararlanma durumunu sorguluyoruz. 10 yılda %1 puan gibi 1 puanın altında bir değişiklik olmuş. Ancak Medeni Kanunu dinleyen kullanan yok. %75 oranında kadın bize demiş ki: mirastan pay alamam ayıp değil mi? Ve de inanın biz evlere gidiyoruz, bin tane soru soruyoruz, tanışıyoruz kadınlarla, onların doğal ortamı ne ise orada görüşüyoruz, doğal dilleri neyse o dille konuşuyorsun. Miras sorusunu sorduğumuz zaman odada birlikte yalnız olduğumuz kadın bile sağına soluna bakmaya başlıyor, en korktuğu soru bu.

 

Ç.A. : Neden korkuyor? Isterse bu mirası alabileceğini biliyor. Neden korkuyor?

 

N.A. : Şimdi bir kere kültürel olarak kadınların mirastan pay istememesi lazım. Bu toplumsal olarak, kültür olarak kabul edilmiş, miras isteyen kadın aileden dışlanıyor bir kere. Bir kere babasının malını elin oğluna yediren kötü kadın damgası yiyor. Mesela diyelim ki %25 oranda kadın da demiş ki: ''evet biz mirastan pay alıyoruz''. Bunların da yarısı ancak Medeni Kanunu'ndan yararlanarak eşit pay almışlar. Diğerleri Şeriat ne derse demiş. işte 3 erkeğe 1 kadına, 6 erkeğe 1 kadına gibi yani bu eşitsizliğin altında yatan esas mesele mülkiyet meselesi . Zaten akraba evliliklerinin çoğalmasına neden olan şey de. Çünkü aile içi evlilik malın paylaşılmasını, malın el oğluna gitmesini engelliyor. Kadın Bir emanet gibi görünüyor ya, o emanettir, biri onu diğerine teslim eder, ama o emanetin giderken yanında bir şey götürmeye hakkı yoktur, özellikle taşınmaz bir şeyi.

 

Ç.A. : Bunda hiç değişim yok mu? 

 

N.A. : Çok az, bu benim çok özel ilgilendiğim bir konu ve bununla çok çok çok uğraşıyorum, milimetrik gelişmeleri bile izlemeye çalışıyorum. 10 yıl içinde %1 oranında değişme olmuş, ama o kadar çok emek var ki, bunun da mesela arkasında bir siyasi irade lazım.

 

Ç.A. : Mirasın adil bir şekilde bölüştürülmesi için!

 

N.A. : Medeni Kanun işlemiyor çünkü. Bunu da devlet gücü sağlayabilir. Biz ancak gidip farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Bir kadın ancak bütün ailesi ile bütün bağlarını koparmaya göze alarak hatta aile bireylerinden bir kısmının kendisine düşman olacağını göze alarak mirastan pay istemeye yeltenebilir, alabilirse. Kadastro zamanı 8 tane kadın öldürülmüş. 

 

Ç.A. : Bu nedenle akraba evlilikleri sayısında düşüş olamıyor mu? Bu nedenle mi olamıyor? 

 

N.A. : Olamıyor. Evet az az oluyor yani daha miras kullanım hakkı %1 değiştiyse, akraba evlilikleri oranı çok yüksektir; Onda da diyelim ki üç dört puan bir düşüş var. Onun dışında olamıyor. Hayır akraba evlilikleri hala, özellikle kırsal kesimde, yine özellikle eğitimle bağını kurabiliriz, kapalı yaşamla bağını kurabiliriz. Dış dünya ile iletişim kuramamakla bağını kurabiliriz. Çünkü kültürler statik değiller, değişirler. Değişim için de bir etken lazım. Maalesef böyle. Zaten bu iki mesele çok kilit mesele. 

 

Ç.A. : O zaman şöyle de diyebilir miyiz? Bu akraba evlilikleri miras nedeniyle devam ediyor, akraba evliliklerinin herhalde çoğunu kadınlar istemiyor, bir zorunluluk neticesinde evleniyorlar ve bu aslında mutsuz evlilikleri getiriyor. Zorunlu evlilikleri getiriyor. Gönül rızası ile olan evlilikleri getirmiyor?

 

N.A. :Onu da soruyoruz çalışmalarımızda, akraba evliliği yaptın ama işte zorla mı oldu falan işte bunların %50, %-60'ı diyor ki ; ''yok evlendikten sonra sevmeye başladım'' ama %20 oranında ''zorla evlendim, yapabileceğim bir şey yoktu'' diyenler var. 

 

Ç.A. : Mezhep farklılıkları hala gözetiliyor mu evliliklerde? 

 

N.A. : Evet 5 sene önce Mardinli iki genç biri Süryani, biri Müslüman olan iki genç kaçıp İstanbul'a gidiyorlar evlenerek, ve İstanbul'da öldürüldüler ikisi de.

 

Ç.A. : Aileleri tarafından mı? 

 

N.A. : Evet aileleri tarafından öldürüldüler. İlginç olan iki taraf da karşı çıkıyor bu şeye. Alevi-sünni evliliklerinde, eğer Alevi bir kadın Sünni bir eve geliyorsa buna çok itiraz etmiyor aile bireyleri çünkü hayat kuruyorlar diyorlar ki, nasıl olsa gelince biz onu kendimize benzetiriz, kendi mezhebimize çekeriz ama yani bütün ailelerin bu davranışlarından öte bir şey söylemek istiyorum: Gençler çok bilinçlenmeye başladılar. Gerçekten bu geleneklerine rağmen evlilikler oluyor. Size bir Kars örneği anlatayım. Kars da çok sevdiğim bir yerdir, çok çalıştım orada ben. Çünkü orası benim çok hoşuma gidiyor. Benim tespit edebildiğim 7 tane farklı etnik kimlik var orada. İlk kadınlarla konuştuğum zaman, ilk o toplandığım grup kadına sordum nasıl evlendiniz diye; hepsi kaçmış. Ondan sonra çok merak ettim niye burada herkes kaçıyor falan diye ve ailelerinin  kendileri de 15-20 yıl önce kaçarak evlenmiş kadınlar. Şimdi de kızlarının kaçmasından korkuyorlar. Çünkü o kadar farklı kültürler var ki ve birbirlerine değmeden yaşamak için çaba harcıyorlar ki ama gençler aşık oluyor ve de peşinen biliyorlar zaten aileler sorun çıkaracak, ondan sonra işte kaçarak evleniyorlar. Kars'taki genç bir grupla buluşmuştum, ne yapalım biz mecburen işte birimiz terekemeyiz, diğerimiz yerlidir, Alman kültürü bile var Kars'ta yaşayan. Dolayısıyla gençler pek takmıyorlar ve ben de zaten kaçarak evlenen gençlere ''Yolunuz açık olsun'' dedim. 

 

Ç.A. : Şöyle bir ayrım yapabilir misiniz, var mı ya da yapılabilir mi? Aleviler farklı mezhepten evliliklere daha az itiraz eder ya da daha çok itiraz ederler? Sünniler farklı mezhepten evliliklere daha az itiraz eder ya da daha çok itiraz ederler? Mezhepler arasında böyle bir farklılık var mı? 

 

N.A. : Bazen böyle evliliklere, yaşlandım ya artık aracı da oluyorum. Dolayısıyla benim gördüğüm şey şu: aslında bana öyle hikayeler de anlatıyorlar ki; ben ailelerin de kaygılarını anlıyorum aslında ama gençlerin değişmeye başladığını aileleri ile bağlarını daha daha sağlıklı yaşadıkları falan anlatmak gerekiyor. Dolayısıyla Alevi kadınların Sünni erkeklerle evlenmesine itiraz edildiğini biliyorum. Çünkü çok eziyet ediyorlarmış, yani onu çok biliyorum, çok yaşadım ve bana anlattıkları örnekler de gerçekten kadının çok ezildiği örneklerdi. Ama ben o ailelere hep bence zaten o adamla evlenmek yanlıştı, mesele mezhep meselesinden öte bir şey çünkü o adam eşiyle ailesi arasındaki ilişkiyi dengeleyemeyen bir adam. Ancak böyle şöyle erkek modelleri ile biz bunu aşabiliriz, falan diye anlatıyorum hep onlara. Dolayısıyla alevi aileler kızlarını, sünni ailelerin erkekleri ile evlendirmek istemiyorlar, o erkekler de aileleri ile eşleri arasındaki dengeyi sağlayamadıkları için belki.

 

Ç.A. : Ama gençlerde bir resim görüyorum diyorsunuz. Gençler ailelerine direniyorlar, karşı çıkıyorlar, aşık oluyorlar, aşklarının peşinden gidiyorlar, mezhep ayrılıklarını çok önemsemiyorlar diyorsunuz. Bu değişim gençlerde nasıl oldu? Eğitim aldıkları için mi oldu? Çağ değişiyor onun için mi oldu? Nasıl oldu?

 

N.A. : Bence hepsi birden. Türkiye'yi izliyorsunuz, biliyorsunuzdur ama erkekler de çok fazla toplumsal cinsiyet meselesi üzerine, o geleneksel erkeklik meselesi üzerine, çalışmaya, örgütlenmeye, okumaya, yazmaya başladılar. Bir dönem, benim en fazla 10 yıl kadar sürdü. En fazla yaptığım iş: olası bir namus cinayetinin peşinden koşmaktı, mesela orada hep genç erkeklerle çalıştım, o kadar duyarlı davranıyorlardı ki yani, ve de işte hem gözleriyle gördükleri, hem bu yaşananlar, çıkan yasalar, kadın kuruluşlarının çabası, dünyayı izleyip görmek, sosyal medya bu değişimi yarattı. Ben çok umutluyum gençlerden. 

 

Ç.A. : Bölgede büyük değişimler oldu, savaşlarla oldu, çatışmalarla oldu, özellikle göçlerle oldu. Köylerin çoğu boşaldı, büyük şehirlere akış oldu; Doğu'da ve Güneydoğu'da da büyük şehirlere akış oldu. Doğu ve Güney Doğu'dan Batı'ya da büyük göçler oldu, bu göçler kadınların hayatını, aile yapılarını nasıl etkiledi? 

 

N.A. : Evet göçlerin yaşandığı  yıllarda kadınlar gerçekten çok zorlandılar, çünkü hiç alışık olmadıkları bir dünyaya adım atıp, hiç alışık olmadıkları bir sürü işi, bir sürü yeni rolü üstlenmeye çalıştılar. Esasında göç eden ailelerin erkekleri de olmadı, çoğunlukla geneli neredeyse %60-70'i ya güvenlik nedeniyle kaçtılar, ya tutuklandılar, ya gözaltına alındılar vesaire: kadınlar çocuklarıyla yalnız kaldılar. Ciddi anlamda bir rol değişikliği oldu. Bu planlanan, yani böyle güçlensinler mi kadınlar diye sorulursa; elbette ki hayır bu zor yöntemi istemezdik ama bu süreç kadınları çok güçlendirdi çok değiştirdi, yani hayatla bağ kurdular.O küçük dünyadan çıkıp büyük dünyanın içine girdiler ve neyin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini anlamaya başladılar. Bizim bölgedeki değişim böyle oldu ama şimdi biz 5-6 senedir, yaklaşık 7-8 sene önce hatta 10-15 sene önce göç ile gelmiş, kentlerin kenar mahallelerine yerleşmiş kadınlarla çalışıyoruz. Hayat onlar için hala çok zor: hâlâ köydeki kurallar mı, kentteki yaşam mı, kent hizmetleri mi arasında bocalayıp duruyorlar ama bir şekilde onlara ulaşmak mümkün oluyor, kadınları güçlendirdi bu göç. 

 

Ç.A. : Çalışma hayatına katılımları mutlaka attı. Bu göçlerle birlikte ister istemez kadınlar çalışma hayatına daha çok dahil oldular. Ne gibi işler yapıyorlar?

 

N.A. : Türkiye'de o kadar büyük bir işsizlik sorunu var ki... Biz mesela bize iş başvurusunda bulunan kadınların da başvurularını alıyoruz. Onları yönlendirmek için çeşitli yöntemler kullanıyoruz. Kalifiye olanlar, bir parça eğitimi olanlar ya da bir beceri geliştirmiş olanlar, bir kurs bitirmiş olanları İşkur'a kayıt yaptırabiliyoruz. Ama o kadar az sayıda kadın İŞKUR aracılığı ile işe girdi ki ama kadınlar durmuyorlar. Mesela bizim bölgedeki kadınlar, mikrokredi çalışmasını biliyorsunuzdur, ondan yararlandılar. Ve o kadar yaratıcı işler üç beş kuruşla yapmaya çalıştılar ki, daha çok el becerileriyle, üreterek, gıda olsun, ev tekstili üzerine olsun, çocukların ihtiyacını gidermek üzere olsun, böyle girişimlerde bulundular. Bunlar çok küçük girişimler ama karşılığında evlerine bir miktar gelir sağlayabildiler. Yani çalışmak isteyen kadın sayısında bir katlama var. İşkur'a kayıt yaptıran kadın sayısında bir katlama ama elbette ki bunlara cevap verilemiyor çünkü zaten Türkiye'de büyük bir işsizlik meselesi var ama bu kadınları durduran bir şey yok, illa bir şey yapıyorlar. Yani bahçesinde maydanoz yetiştirip, onu denetleyip, pazarda satmak gibi. Mesela o mikrokredi'den birkaç iş örnek verebilirim; biri mahalledeki çocukların bisiklete çok özendiğini duyuyor, mikrokredi'den para çekti bir bisiklet aldı, çocuklara kiralıyordu küçük paralarla, hem çocuklar mutlu hem kadın mutlu. Bir başka kadın bizim de aracılığımızla bir tane çamaşır makinesi aldı, biraz deterjan aldı yine mikrokredi parasıyla, bir otelle tanıştırdık onu. Otelin bütün çarşaflarını yıkayıp, ütüleyip geri götürüyordu. O bayağı iyi para kazandı. Bir başkası evinin önüne çocukların, yani yazın çok sıcak oluyor ya, suya batıp çıkmaları için havuz demeyelim de, küçücük bir şey yaptırıp çocuklara orada duş aldırıyordu falan gibi yani. İlla bir şey buluyorlar yine kadınsal becerileri ile ilgili bir şey.

 

Ç.A. : Bu göçler mutlaka çocukların hayatını da çok etkiledi. Büyükşehirlere göçler ,köylerden kasabalardan büyükşehirlere göçler eğitimi olumlu etkilemiştir mutlaka, çocukların eğitimini özellikle kız çocukların eğitimini?

 

N.A. : Kız çocuklarının eğitimini olumlu etkiledi. Ama şimdi yine bir düşüş var. Bu 4+4+4 sistemi ilk ilan edildiği zaman biz 2-3 yıl izleme yaptık özellikle Batman ve Siirt'de ve Diyarbakır'da neredeyse okula gitmeyen kız çocuğu yok gibiydi. Ama son iki üç yıldır özellikle bu Diyarbakır'da da yaşanan bu şehir çatışmaları, arkasından bu Fetö meselesi, arkasından dördü bitirenin, ikinci dörde devam etmek istememesi, yani %80-85 olarak hesaplamış olduğumuz oran tekrar %60'a doğru bir iniş yaptı. Yoksa bir dönem hakikaten gayet iyi gidiyordu ama yine de göç eğitime, kız çocuklarının eğitimden yararlanma hakkını kullanma oranını arttırdı diyebilirim ama ben bir şey söyleyeceğim. Ben öğretmenim, köy öğretmenliği yaptım, bence kız çocuklarının eğitim oranı, bu konuda bir çalışma yapmak lazım da kim yapar ne yapar bilmiyorum. Benim öğretmenlik yaptığım zamanlarda; ben dağlarda köylerde öğretmenlik yaptım; bir tek kız çocuğu olamazdı okula gitmeyen, çünkü devletin geliştirmiş olduğu Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir devam takip sistemi vardı. Biz o sistemi uygulamak zorundaydık. Bütün evlere giderdik, kız çocuklarını zaten kim doğmuş, kim kaç yaşında hepsini bilirdik. Ondan sonra iki kere ikaz ederdik, hakkımız vardı, yetkimiz vardı, üçüncü de jandarma ile birlikte kapıya giderdik. Hala kızını okula göndermiyorsa baba, hakkında dava açılırdı. 1980 darbesinden sonra biz bu devam takip sistemini kaybettik, zaten okullar okul olmaktan çıktı, bazıları karakol oldu bazıları kapatıldı güvenlik sebebiyle. Dolayısıyla yani bir yükseldik bir daha düştük. Bu Avrupa Birliği adaylığı iyiydi, biz o ara o süreci çok iyi değerlendirdik, çok iyi yükseldik ama sonra böyle bir düşüşteyiz.

 

Ç.A. : Şimdi aslında bu eğitim zorunlu, bunun takip edilmesi gerekiyor. 4+4+4 sistemi getirildi, bu zorunlu.

 

N.A. : İşte takip sistemi yok. Bu da uygulamada belki de görülmeyen, görülmek istenmeyen bir durum çünkü zaten 4+4+4 eğitim sistemi devam etse bir çırpıda erken evlilikleri bitirmiş oluyoruz. 

 

Ç.A. : Evet çünkü bu en büyük sorunlardan biri küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, bu aynı şekilde devam ediyor mu özellikle bölgede?

 

N.A : Düştü ama ne kadar düştü şimdi rakamları söylersem, 1996 yılında bakmışız: bizim bölgedeki kadınların %52'si 18 yaşından küçük evlenmiş ki ,17 yaş ve daha küçük olan da %36-39 civarında. 

 

Ç.A. : Çok yüksek bir oran.

 

N.A. : Çok yüksek. Şimdi bu kadar mücadeleden sonra bizim bölge ve Türkiye ortalaması neredeyse aynılaştı, %32-33'lere düştük. Çok ağır, fakat son 5 yıllık evliliklere baktığımız zaman en azından 13, 14, 15, 16 yaş ,15 yaşa kadar olan evliliklerin gerçekten azaldığını görüyoruz. Oran düşmüyor bakın, toplam 18 yaş altı %32 çıkıyor son 5 yıllık evlilikler, ama 17 ve 16 da yığılma var, daha alt bari düşmüş oldu. Çünkü biz 12 yaşında çocuk doğurmuş kadınlar biliyoruz. 

 

Ç.A. : Bu kadar küçük yaşta kız çocuklarını evlendirmek istemelerinin ve oranın hala bu kadar yüksek olmasının temel nedeni ne? 

 

N.A. : Kız çocuklarına ailenin emaneti, emaneti kirlenmeden teslim etmek, gözü açılmadan, başkasını sevmeden, başkasını görmeden ailedeki bir erkekle hemen evlendirmek, hatta belki beşik kertmesi vardı , 12 yaş yeterince büyümüş sayılır gibi, aynı yere dayanıyor mülkiyet hakkı, dışarı ile bağı koparmak. 

 

Ç.A. : Bir yandan da tabii ki cinsel istismarı, tecavüzleri de konuşuyoruz fakat kız çocuklarının, çocukların aile içerisinde tecavüze maruz kalmaları, cinsel istismara maruz kalmaları bunun oranlarını ortaya koyamıyoruz, adliyeye sevk eden dava sayılarına baktığımız zaman bile onbinlerce, bunu fakat tespit edemiyoruz burada bir suskunluk burada bir tecavüzün, cinsel tacizin üstünü kapatma söz konusu, sadece bölgede değil bütün Türkiye'de. Buna ilişkin ne yapılabilir? Buna ilişkin, bu çocukları kurtarmak için ne yapılabilir? 

 

N.A.: Sanıyorum 2003 yılında ben 4 çocuktan 1'i cinsel istismar yaşıyor dediğim için saldırıya uğramıştım, o kadar hassas bir konu ki gerçekten yani benim de bu konuyu konuştuğum yer bir üniversitenin konferans salonuydu, adam yanındaki 3 kişiye bakıp yani biz dördümüzden biri mi diye böyle ayağa kalkıp. Şok yaşıyorlar duyunca gerçekten, ama bu bir gerçek çok yoğun istismar var idi. Bence toplum bu konuda bilinçleniyor. Çünkü aynı zamanda çocuk çalışmaları çok yapılıyor. Hem ailelere çocuk eğitiminin nasıl yapılması gerektiği çok anlatılıyor, birçok Sivil Toplum Kuruluşu var bu konuda çalışan, birçok yayın yapılıyor, birçok görsel materyal dağıtılıyor, hem de çocuklar ''Hayır'' diyebilecek bireyler olarak yetiştirilmek üzere eğitim alıyorlar. Büyük çapta çalışmalar var ama bence gene de o kadar çok sayıda cinsel istismar meselesi saklanıyor ve gizli kalıyor ki, özellikle aile içinde ise, çünkü bu çok da baş edilmesi de zor bir şey. Ama onu saklamak da bir şeyi çözmüyor. Ve çocuğun aynı ortamda yaşamasına, yaşamaya devam etmesine neden olduğu için de inanılmaz berbat bir durum. Dolayısıyla bu konuda evet davalar da zor gidiyor, zor sonuçlanıyor. Aileler saklamaya çalışıyorlar. 

 

Ç.A. : Özellikle onu vurgulamak istiyorum çünkü bu cinsel istismar genellikle aile içerisinden veya akrabalardan, yakın çevreden geliyor çoğunluğu. Bunu gizlemeyecek olan, bu tacizi uygulayan erkek olduğu için, bunu gizlemeyecek olan yine kadınlar. Kadınlar belki ele güne rezil olmayalım çocuğumuzun ismine kara çalınmasın diye belki susuyorlar. Fakat sustukları zamanda çocuk bu şiddete, bu tecavüze, bu istismara maruz kalmaya devam ediyor ve bu bir işkenceye dönüyor. Bu hayat bir işkenceye dönüyor. Bu konuda kadınlar üzerinde özel bir çalışma sürdürülüyor mu, sürdürüyor musunuz? 

 

N.A. : Sürdürülüyor. Sürdürüyoruz. Ayrıca bu ara çocuk istismarı başvuruları da geliyor ama yani gerçekten bu konu çok zor ve kadınlar bunu dile getirdikleri andan itibaren, o aileden vazgeçmek durumundalar yani çünkü aile dağılıyor gerçekten. Birbirlerine düşman olanlar oluyor. Aile parçalanıyor, dağılıyor. Bence Türkiye'deki en önemli sorunlardan biri bu ve henüz bu konuda yeterince şey yapılmadı diye düşünüyorum. 

 

Ç.A. : Evet bu konuda bir çalışma başlatılmıştı aslında fakat o da yarım kaldı, çocuklara soruluyordu, okullarda çocuklara soruluyordu, gizli kalacak bu bilgiler açıklayın deniliyordu. Ve yine Fatma Şahin zamanında başlatılmıştı bu çalışma fakat bu çalışma yürümedi. Neden yürütülemedi? Neden yürümedi? Mutlaka bunun üzerinde Siz durmuşsunuzdur. 

 

N.A. : Bu çalışmayı tam bilmiyorum ben ama şeylerle çalışıyoruz açıkçası: rehber öğretmenler var okullarda, onlarla buluşmaya, bütün illerde onlarla buluşmaya, onlarla görüşmeye çalışıyoruz ve zaten son yıllarda ortaya çıkan bir sürü istismar vakası da rehber öğretmenlerin girişimi ile ortaya çıkıyor. Zaten onlar eğer yetkililere haber verirse, çocuk izleme büroları var artık bütün illerde, oraya haber verirlerse ve oradaki psikologlar görüşüp bu konunun, çocuğun durumunun vahim olduğunu anlarsa zaten anneye falan da iş bırakmıyorlar, bir şekilde çocuğu koruma altına alıyorlar ama işte böyle olayları ortaya çıkarmak lazım.

 

Ç.A. : Peki özellikle Batman'da intihar eden kadınlar, aslında intihar etmeyip öldürülen kadınlar ama intihar etmiş gibi gösterilen kadınlar vardı bir dönem, bu sonra kesildi. Gerçekten kesildi mi? 

 

N.A. : Bence gerçekten kesildi, onun sebebi vardı çünkü tam 2005 yılında bu Türk Ceza Kanunu değişiyordu ve 2005 yılında değişti. Ondan sonra yürürlüğe girdi, ne yapıyorlar aile meclisini toplayıp, kadınlar hakkında ölüm kararı verip, birinin onu öldürmesini sağlamak, bütün o halkadaki herkesin ağırlaştırılmış müebbet ceza almasına neden oluyordu. Dolayısıyla ailenin namusunu daha kolay yoldan temizleyerek baş etmeye çalıştılar. Bu konuyu da kadın kuruluşları fazlaca dile getirince intihar vakaları daha detaylı incelenmeye başlandı, Urfa'da kızına ekmek arası döner ile birlikte fare zehiri yedirmeye çalışan bir babaya suçüstü yapıldı mesela. Dolayısıyla o şey durdu. Şimdi ben bunları söyleyince sanki buradaki bütün aile ilişkileri, aile yapısı değişiyormuş gibi anlaşılmasın, bu Türk Ceza Kanunu şu anda ortadan kalksa ne olur bilmiyorum. Mesela şöyle bir şey yaşıyoruz, hala öldürülme korkusu ile başvuran kadınlar var, bize geliyor. Ayrıca sayı da değişmedi mesela 2005 yılında da 60-70 kişiyi buluyordu, öldürülme korkusuyla kaçıp başvuran kadın. Bu sene de 40 civarında oldu. Arada fark şu: O zaman kadını kitliyorlardı. Biz polisle ve jandarmayla ile gidip ahırlardan kilerden mahzenlerden kadın çıkarıyorduk. Şimdi şöyle yapıyor. Aman canın cehenneme nereye gidiyorsan git. Kadınlar kolayca bize ulaşıyorlar. Bence böyle bir yöntem geliştirdiler. Yani ben öldürüp hapiste yatacağıma, çıksın gitsin bir daha gelmesin, gözüm görmesin. Yani bu da bize şeyi gösteriyor yani hala toplum değişmedi ama böyle böyle bir yasa var ve bu yasa çok ağır, dolayısıyla kadınları öldürmek yerine gitmelerine göz yummak. Eskiden kitliyorlardı. Sözüm ona bir şey için yargıladıkları kadını önce kapatıyorlardı, o yargılama başlayınca o kadına kimse ulaşamıyordu.

 

Ç.A. : Ama bu kadınlar şimdi nereye gidiyor?

 

N.A. : Bizlere geliyorlar, bütün illerde artık sığınma evleri var. Çok şey değişti dedim ya eskiden biz bir dönem çalışırken en büyük derdimiz şuydu:  saat beşe beş kala bir namus cinayeti vakası geldiği zaman bütün devlet daireleri kitli oluyordu, en büyük kavgaları bunun için ediyorduk. Yani bu kadını sağ tutun, pazartesi getirin mi diyorsunuz, ne diyorsunuz bize. Şu anda 7/24 her an ulaşabileceğimiz, kadınları her an bırakabileceğimiz yerler var. 

 

Ç.A. : Yeterli mi? 

 

N.A. : Şimdi orada bambaşka bir konu var, böyle bir şey duymadık daha kapasitemiz doldu kimseye getirmeyin diye bir şey duymadık,  neden? Çünkü kadınlar o kadar korkuyor ki sığınma evine bile gitmek istemiyorlar. Dolayısıyla şimdilik yetiyor. 

 

Ç.A. : Peki Nebahat Akkoç, siz şöyle bir değerlendirme yapsanız: Şimdi Türkiye'de yaklaşık 20 yıldır başka bir sistem var. Düzen var. Rejim var, yönetim var. Bu dönemde kadın hakları, bir önceki dönemle yani 2002 yılından önceki dönemle kıyasladığınız zaman, eski dönem - yeni dönem kıyaslaması yaptığınız zaman, kadın haklarına, kadına bakışa dair değişimler ne oldu ya da bu değişimden kadınlar nasıl etkilendi, olumlu mı etkilendi olumsuz mu etkilendi? Nasıl etkilendi? 

 

N.A.: Ben bu dönemi tek parça bir dönem olarak değerlendirmiyorum açıkçası. Biz 1997 yılında, artık KAMER olarak bölgede çalışmaya başlamıştık. Medeni Kanun çok kötü durumdaydı. Yani kadınlar, eşlerinden izin almadan çalışamıyorlardı ya da ailenin ikamet ettiği yerle ilgili bile hiçbir hakları hukukları yoktu. Dolayısıyla 2002 yılında Medeni Kanun çıktı. Tam bir geçiş dönemi idi, 2002 yılında henüz AK Parti yoktu ama o Medeni Kanunu hazırlık süreci ciddi bir süreçti 3-5 yıl sürmüştü. Türkiye'deki bu gidişatı belirleyen şey Avrupa Birliği adaylığına verilen önemle ilgiliydi. Ondan sonra mesela 2002'de sırasıyla; Türk Ceza Kanunu değişti, 6284 sayılı yasa çıktı, İstanbul sözleşmesi imzalandı. Birçok değişiklik oldu. Biz fırtına gibiydik gerçekten 2002 yılından hatta 2009 yılındaki o demokratik açılım süreci, artık benim KAMER'le falan değil, her gün hani Ankara'da falan Aman Allah'ım Türkiye nerelere geldi diye mutluluktan uça uça çalıştığımız dönemlerdi, yani dünyadaki konjonktür Türkiye'yi de etkisi altına mı aldı, ne oldu nasıl oldu ayrı bir tartışma konusu. Ondan sonra her şey tepetaklak değişmeye başladı. Yani yasaları elimizde duruyor, biz bununla Avrupa Birliği'nin gözlerini de boyadık, ama onları bir türlü uygulamaya geçiremiyoruz. Biz o süreçte sağladığımız aktivitelerle, elde ettiğimiz kazanımları kaybetmemeye çalışıyoruz şu anda. 

 

Ç.A. : Yasal tarafı bu ama bir yandan da muhafazakar bir iktidar var, muhafazakar iktidar da bu muhafazakarlığını öncelikle kadınlar üzerinde gösteriyor. Bu açıdan kadınlara etkisi ne oldu? 

 

N.A. : Vallahi benim en iyi arkadaşlarım kendilerine dindar feminist diyen arkadaşlar. Dolayısıyla muhafazakar kadınlar diye bir tek blok da kalmadı artık çünkü şeyden bahsediyoruz: muhafazakârlıktan önce, daha önce en azından hani bir iki yıldır, otoriter olup olmamak, sonra açık olup olmamak. Yani yönetim şeklinin ne olup olmadığı tartışılıyor, muhafazakârlık tartışması ikinci planda kaldı. Bunu gören çok sayıda başörtüsü için mücadele etmiş kadınla biz biraradayız şu anda ve onlar da artık bizim durduğumuz yerde duruyorlar. Ya da biz de onların durduğu yerdeyiz. Peki mesela AK Parti'ye sorduk biz: Peki tamam başörtüsü serbest artık, niye parlementoya soktuğunuz kadın sayısı bu kadar az? Demek ki başka bir mesele var bunun altında, yani iktidarı paylaşıp paylaşmama meselesi tıpkı miras meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla o sıra 2010 yılından sonrası elimizdekileri tutabilmek, işte o araya 2010 yılından sonra bir tek İstanbul Sözleşmesi'nden bahsedebiliriz kazanım olarak. Yani yönetimle ilgili, şimdi biz İsveç'e gittik. Oradaki sistemi incelemek için. Toplumsal cinsiyet meselesi nasıl çözülecek diye düşündük. Bunu Türkiye'deki diğer meselelerden bağımsız ele almak mümkün değil ki. Bunun bir aşısı bir ilacı başka bir yöntemi yok ki. Bütün sorunlar iç içe bu kadar merkeziyetçi bu kadar otoriter, bu kadar tek elden yönetilen bir iktidar bu sorunu çözemez. Yani bu o kadar net ve basit bir şey ki. Çünkü Kocaeli'nde yıllık gelir kişi başına düşen 33 bin dolar. Şırnak'ta 2 bin dolar. Sen o kadınla o kadının sorununu nereden bileceksin? Bu ancak yerinden yönetimle, sorunların tespitiyle olur. İsveç'te böyleydi. Yani bayıldım ben. 49 tane belediye vardı. 3 milyon nüfuslu Stockholm'de. Neredeyse semtler bile kendi sorunlarını kendi içlerinde tespit ediyorlar ve o sorunların netliğini, doğruluğunu ölçüyor iktidarlar ve onlara bütçe ayırıyorlar. 

 

Ç.A. : Birçok ülkede böyle. 

 

N.A. : Aynen öyle biz ne durumdayız, mümkün değil. Yani bizim sorununuzun çözülmesi mümkün değil şu anda, öyle bir yoksulluk var ki. Şırnak'taki bir kadının ya da Ağrı'daki kadının yıllık geliri 2.200 dolarsa sen hem istihdam, hem de eşitlik konusunu bir arada bir program yaparak güçlendirirsin. Ama öbür kadına başka bir şey söyleyeceksen, bu programları biz yapabiliriz. Biz yerinden yapabiliriz. Bir ulusal eylem planı diye bir şey var yani bir taklidini yaşıyoruz aslında. Sözüm ona bakanlığın yaptığı bu ulusal eylem planına dayanak olan şey, bizim yerelden yapmış olduğumuz, yerel eylem planları ama yazıp göndermekten falan öte bir şey gitmiyor. Yani Bizim yerelden yaptığımız eylem planlarına ciddi anlamda bütçe ayrılması lazım. Bu bütçelerin sivil toplum kuruluşlarına teslim edilmesi lazım. Sivil Toplum Kuruluşları eliyle yürütülmesi lazım o çalışmaların ve her sene ölçülmesi lazım, anlatılması lazım, sorun budur çözüm budur  denmesi lazım ama sivil toplum kuruluşlarını muhatap olan, otoriter olmayan, paylaşımcı katılımcı bir demokrasi ihtiyacımız var bizim. 

 

Ç.A. : Biraz önce dediniz ki benim en yakın arkadaşlarım dindar feministler olmaya başladı, dindarlıkla feminizm bir arada oluyor mu? Bu önemli tabii ki, daha önce dindarım ama feministim diyen kadın sayısı ya çok azdı ya da biz bunları görmüyorduk şimdi çoğaldıkları çok açık. Hatta örgütleniyorlar, bu olumlu bir gelişme tabii ki. Bir kere  dindar feministler niye çıktı ortaya, iyi oldu tabii çıktıkları çok iyi oldu ama ikincisi dindarlık ve feminizm yan yana nasıl yürüyor, yürüyebilir mi sizce? 

 

N.A. : Şimdi bir kere ben çok yakınımda olan bu arkadaşlardan bir kısmına şöyle dedim ya nedir bu yani, Kürt feminist, Türk feminist, Dindar feminist, Atatürkçü feminist diye bölmeyin dedim; yani siz de böldünüz. Bizi birbirimizden farklılaştıran tanımlamaları sevmiyorum açıkçası, ama şu anda gidiyor, yani şu anda birlikte namus cinayetlerine karşı çıkabiliyoruz erken yaşta evliliklere karşı çıkabiliyoruz. Kadınların eğitim hakkını birlikte savunabiliyoruz. Orada bizim, yani ben şahsen, herkesin feminizmi kendine, ve birlikte atabileceğimiz üç adım bir  adım hepsi kıymetli, hiçbirini kaybetmeden ilerlememiz lazım. Biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Nereye kadar birlikte gideriz? Belki Türkiye o kadar modern bir ülke olur, öyle her şeyi güzel olur ki artık onlarla çatışmamız başlar, yok bu kadarı değil, şu kadarı olsun falan diye ama bunlar bana şu anda çok uzak ve ayrıntı gibi geliyor. 

 

Ç.A. : Ama bu dayanışma sağlanabiliyor? Bir araya gelinebiliyor? Kadın hakları için bu dayanışma şu anda devam ediyor? Kesinlikle bu çok çok değerli.

 

N.A. : Aynen, evet.

 

Ç.A. : Çok teşekkürler Nebahat Akkoç. 

 

N.A : Ben teşekkür ederim ben gerçekten sizi çok severek izlerdim. Bir de benim de kızım var İstanbul'da. O bayılırdı zaten. Yani kitaplara da programlara da, duygular karşılıklıymış. Çok memnun oldum. Ama çok fazla çağrıldığım zaman gidip toplantılar yapıyorum dolayısıyla orada hep son sözüm şöyle oluyor: Içimizi karartmayalım. Gerçekten en dibe geldik buradan sonrası yukarı doğrudur diye düşünüyorum. 

 

Ç.A. : Siz içinizi hiç karartmadınız. Türkiye'de içinde karartmayan kadın sayısı çok çok fazla. içimizi karartırsak zaten hiç bir şey yapamayız. Çok teşekkürler Sağ olun.

 

N.A: Ben teşekkür ederim çok sevgiler.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook