WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

ÇİGDEM ANAD ;Bizim Hikayemiz den sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatıyoruz. Kadınlar hayatın her anında erkeklerden farksız mücadele ederken, bir yanda erkek şiddeti, erkek zihniyeti, erkek tacizi , bi de  bunlarla mücadele ediyorlar. Bu hayatı biz  kadın erkek eşit koşullarda nasıl yaşayacağız, nasıl becereceğiz? Türkiye de toplumsal hayat değişirken, bu değişimden bizler, kadınlar nasıl etkileniyor? Bunları konuşacağız. Konuklarımız Ayşenur Arslan ve Özlem Gürses. Ayşenur Aslan hepimizin öncüsü, şu anda Halk TV'de muhalif bir kanalda programlar yapıyor. Zamanında Ayşenur Arslan hepimizin müdürüydü ve özellikle söylemek istedim ki; kadın erkek ayrımı hiç yapmazdı. Kadınlara da, erkeklere de aynı şekilde yol verirdi. Burada bunu özellikle belirtmek istedim. Özlem Gürses hem gazetelerde hem televizyonlarda çalıştı ve iletişimin her alanında aktif bir şekilde danışmanlık yaptı, hala yapmakta. Şimdi şöyle başlayalım; medyanın hali ve bu medyanın hali içerisindeki kadınların yeri. 18 yıldır Türkiye o kadar değişti ki; muhafazakar ,dinci, otoriter bir yapı var ve düzen içerisinde, bu sistem içerisinde medya altüst oldu. Medya altüst olurken kadınların hayatı ,medine içindeki kadınların hayatı da çok etkilendi. Nasıl etkilendi, eski müdürümüzden başlayalım.

 

AYŞENUR ASLAN; Şimdi Türkiye hani bugünlerde çok sık söyleniyor ya, artık yeni bir normal var dünyada. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak zaten. Biz bunu aslında Türkiye'de 20 yıldır yaklaşık deneyimliyoruz. Türkiye'de, AKP iktidarından bu yana alıştığımız şeylerin hiçbirini artık hayatımızda barındıramaz hale geldik. Hiçbir şey bizim bildiğimiz Türkiye, bizim bildiğimiz alışkanlıklar, yasalar, hukuk olmadı. Bunu deneyimlediğimiz için belki biz yeni normale dünyadaki pek çok ülkeden daha hazırdık. İşin şakası, latifesi bir yana. Bu süreçte evet, medyayı ele geçirdi Erdoğan ve bu medyada artık bana sorarsanız kadın erkek ayrımı, cinsiyetçi bakış vesaire, bütün bunların hepsi bir kenara atıldı. Çünkü bizim çalıştığımız dönemde, ana akım içinde yer bulabildiğimiz dönemdeki medya düzeninde, evet biz kadınlar hep ikinci sınıftık. Hep erkeklerden daha az ücret aldık. Ben hani nereye yükselirsem yükseleyim, bunun ne parasal karşılığını görebildim. Ne de ödüllerde anlamlı bir karşılığını bulabilirim, hepimiz için bunlar geçerli. Kadınlar, Özlem bunun en iyi örneklerinden biridir. Ancak söylenenleri tekrar eden, sadece güzellikleriyle ya da birilerine aidiyetleriyle var olabilen bir dönemde neler yaşadı! O birazdan kendi deneyimlerini anlatacaktır. Ama geldiğimiz nokta artık şu; siyasal islam bakışıyla terbiye edilmiş ve  toplumu terbiye etmek üzere medyada bir yerlere getirilmiş kadınlar var. Kadınların sayısına baktığımızda ve hatta onların aldığı maaşlara baktığımızda, vay canına ya, kadınlar da artık bir yere geldi diyebilirsiniz. Ama, o kadınlar erkek egemen düşünceyi bile aşarak siyasal islamın kadın erkek bakışını topluma anlatmak üzere görevlendirilmiş insanlar. Dolayısıyla, medyada artık kadının adı yok falan bunları geçtik, medyada bugün kadının varlığı reisin varlığına armağan. Bu noktaya geldik. O nedenle belki birazdan konuşuruz. Yeni normalde kadının yerini konuşmak lazım.

 

ÖZLEM GÜRSES; Vallahi, Ayşenur abla o kadar güzel özetledi ki;  bir kere müteşekkiriz hakikaten kendisine. Ben senelerdir, hiç vazgeçmediği direncinden, inadından, gücünden büyük ilham alıyorum ve önünde hakikaten saygı ile eğiliyorum. Öpücükler gönderiyorum kendisine. Müthiş bir iş yapıyor. Hepimize cesaret veren bir iş yapıyor. Her koşulda bir şekilde sözünü söylemenin yolunu buluyor. Onda inat ediyor ve doğrudan da hiç şaşmıyor. Dediğin gibi mesleğe hepimizi kazadırdı, müthiş öğrenciler yetiştirdi. Bugün medyada gördüğümüz bütün başarılı gazetecilerin okuluydu Atv Haber Merkezi. O yıllara bir selam çakıyorum. bir tekrarını ölmeden önce görecek miyiz,  o günlerin, onu da bilmiyorum Çiğdemcim, hepimiz nasıl tarumar olduk. Umarım o günleri gene görürüz. Kadın meselesine gelince, Türkiye'de hep şöyle bir refleks var kadınlarla ilgili.Taa kız çocukluktan başlayarak hep bir ayar verme, hep bir kategorize etme, hep bir nasıl yaşaması gerektiğine, ne söylemesi gerektiğine, nasıl giyinmesi gerektiğine, gülmesi ya da gülmemesi , gülerken ruj sürmesi, yok dişlerinin gözükmesi, yok kolunun gözükmesi, yok cici oturması, yok bacağını açtı, yani artık çıkardığımız sese kadar her şeye karışılan korkunç bir toplumsal konum içinde büyüdük biz zaten. Yetmezmiş gibi şimdi de mesleğimizde ne söylememiz gerektiği, kimi sahiplenmemiz gerektiği, hangi ideolojiye yakın durmamız gerektiği, o ideolojiye yakın durursak ne şekilde davranmamız gerektiği, evde nasıl bir anne olmamız gerektiği, nasıl bir eş olmamız gerektiği, yani şuramıza geldi. Hakikaten nefes alamaz bir durumdayız yani aslına bakarsan koronadan çok önce, Türkiye'de kadınlar zaten nefes alamaz duruma gelmişlerdi. Hepimiz de, şöyle bir şuramızda oturan yumrular var. Meslek ,ya mesleğin o kadar sarsıldığı bir dönemden geçiyoruz ki ; kadın erkek hepimiz aslına bakarsan çok benzer psikolojik şiddetlere maruz kalarak ilerliyoruz sürecin içinde. Ama şunu gördüm; sektörde ilk gönderilecek kişiler hep kadınlar oluyor. Onu gördüm, en kolay vazgeçilen kadınlar, onu gördüm işte afedersin deyim yerindeyse; eşek gibi çalıştırılıp, ondan sonra da hiçbir şekilde maddi manevi hakları ödenmeyen yine kadınlar, o büyük mevkilere makamlara hiçbir şekilde atanamayan, terfi ettirilemeyen, oralara gelemeyen yine kadınlar. Erkekler kendilerine göre bir dünya kurmuşlar ve aslına bakarsan mahallelerarası bir konsensüs de var o noktada. O dünyada kendi jargonları ile, kendi küçük pazarlıklarıyla, kendi dünyalarıyla takılıyorlar gibi görüyorum. Bugün geldiğimiz noktada ise, işte bir de böyle baskıcı bir rejimin aygıtları haline dönüştürülen kadın meslektaşlarımız var, tırnak içinde meslektaş demeli miyiz, dememeli miyiz onu da bilmiyorum ama. 

 

AYŞENUR ASLAN ; Hatta kadını bile tırnak içine alabiliriz, kadın olup olmadıklarını bile. 

 

ÇİGDEM ANAD; Ayşenur sen bununla ciddi bir mücadele verdin. Keza ben de, Özlem de. Bütün kadın haberciler aslında bu mücadeleyi verdiler. Yani daha fazla söz  hakkımızda olsun, daha fazla yönetimde yer alalım, daha fazla biz dinlenebilelim diye büyük mücadele verdik. Aslında bu mücadelede sen ciddi bir yol kat ettin. Ben de kısmen bir yol katettim. Fakat bu  yönetici pozisyonlara ulaşabilmek için verilen ayrı bir mücadele var ve çok az sayıda kadın var yönetici pozisyonlarda olabilen. Ve en tepe noktalara baktığımız zaman yine erkekler. Bununla niye baş edemiyoruz, edemedik?

 

AYŞENUR ASLAN; Bir kere patronajın her zaman kadına bakışı tipik bir erkek bakışı oldu. Bu çalıştığımız her yerde böyle oldu. Eskiden, Dinç Bilgin döneminde  sonra Aydın Doğan da, sonra işte başka yerlerde hepimizin deneyimlediği  Turgay Ciner olsun, Ferit Şahenk olsun, patronları tanıyoruz. O patronlar kendi kişiliklerinden bağımsız olarak yani tanıdığınız zaman her biri aslında kadına saygılı diyebilirsiniz. Kadın erkek eşitliğini savunan birileri olabilir ama içinde var olduğu sistem Türkiye'de giderek islamcı karakteri ağır basan, o vahşi kapitalist sistemin karakteri zaten kadını dışlayan bir bakış olduğu için farkına bile varmadan böyle bir ayrım yaptılar. Türkiye'de sadece medyada değil bir çok yerde ama en çok da medyada görünen insanların, görünü bir yer, bir platform olduğu için özelllikle kadının önüne iki yol çıkartıldı. Bir; genç güzel olacaksınız ve ne denilirse yapacaksınız; Şimdi Özlem Gürses hem genç, hem güzel kategorisine giriyordu ama maalesef hiç akıllı değildi, hizaya girmeyi reddediyordu. Hizaya girseydi, o da bugunlerde bir yerlerdeydi. Ya böyle olacaksınız ya da benim gibi iki kişilik çalışarak, erkeklerin aldığının yarısı hatta geçmişte, bu hafta BİRGÜN'de de yazdığım için tekrar edebilirim: Ali Kırca'nın aldığının 15 de biri maaş alarak, adım adım, tırnakla kazıyarak bir yere geleceksiniz. Ben yola başka bir yerden başladığım için ikinci kategorideydim doğal olarak. Ama önemli olan dediğim gibi şu değil; Bir çok kadın görmedik mi medyada, görmüyor muyuz ? Şu anda mesela Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi bir kadın, Sabah gazetesinde çok önemli kadın imzalar var. Hilal Kaplanlar var, Dilek Güngörler var vesaire. Birçok yerde kadınlar var ya da kadın bakanlar. İyi de onların kadınlığı bize ne anlatıyor? Ne anlatıyor ? Bırakın; az önce söyledim, erkek egemen ideolojiyi tekrar etmeyi, siyasal islamcı ideolojiye bakarak, üstelik oradaki erkek egemenliğinin dozunu boyutunu da biliyoruz, onu aile içinde tarif ederek, yeni normlar yaratarak konuşuyorlar, icraatte bulunuyorlar, ilerliyorlar ve bizden bunu bekliyorlar. Bu program için, bu söyleşi için hazırlanırken, şöyle bir uluslararası araştırmanın notlarını aldım önüme. Şimdi bir toplumda kadın var mı, yok mu şöyle anlaşılıyor:  Yönetimde temsil ediliyor mu? Bu kurumsal olabilir, ülke yönetimi olabilir. Cep telefonu mesela çok önemli. Kendine ait bir cep telefonu var mı,ve burada bir parantez açmak isterim. O cep telefonu babanın abinin eniştenin dayının amcanın kontrolünde mi, değil mi, o da önemli. 

 

ÖZLEM GÜRSES; Yani şifresini onlar biliyor mu? 

 

AYSENUR ASLAN; Tabii, kendine ait olmanın anlamı bu. istihdam meselesi; çalışabiliyor mu? Eşit ücret alabiliyor mu? Finansal erişim, bundan kasıt şu; tamamen kendisine ait, kendisinin kontrol edebildiği, sadece kendisinin erişimi olan bir banka hesabı var mı ? ve eğitim. Tabii hukuk karşısında da eşitlik vesaire gibi puanlar var. Türkiye, burada ilk 50 ülke arasında yok. Yani bakın, sorarsanız ; aaa  %95'i okuma yazma biliyor; Hayır bilmiyor, okuma yazma bilmiyor. Bilenler de okumuyor ve yazmıyor. Okudukları ve yazdıkları da okuyanların ve yazanların hurafelerden ibaret olabiliyor. Her şeyleri her kontrol altında, aile denilen bir kurum içinde tarif ediyor kadın. Onun dışında sanki yok sayılıyor. O aile denilen kurumda da anahtar erkeğin eline verilmiş, her şeyi o kontrol ediyor. Şimdi, istatistiklere baktığımız zaman bizi başka bir yerlere de götürebiliyor. Mesela, Ruanda da,  yine bu  araştırmada çok ilgimi çeken bir nokta oldu. Ruanda da kadınların istihdam oranı yüzde 95 yani 100 kadından 95'i çalışıyor. Aman ne güzel! Peki nasıl çalışıyor? Hangi koşullarda çalışıyor, hakettiğini alabiliyor mu? Oradaki evdeki erkeğin yanısıra, patronun başkasına sömürüsüne hatta belki cinsel tacizine maruz kalıyor mu,kalmıyor mu? Türkiye'de baktığınız zaman yasalar eşitlikçi. Baktığınız zaman eğitim var. Baktığınız zaman pek çok şey bizleri koruyor. Hayır, bunların hepsi kağıt üstünde ise ve hele siyasal islam davası güdenlerin sıkıştırdığı bir noktada ise kadın bunların hepsi yalan. Ama belki birazdan geliriz, çengel atmış olayım başlık olarak, buna en güçlü itiraz da nereden geliyor biliyor musunuz? Vaktiyle AKP' nin mücadelesi için ön saflara sürülen başörtülü genç kadınlardan geliyor. Belki bizi kaale almıyorlar, ama biz farketmiyoruz, o kadınların sesi çok güçlü çıkıyor. Çünkü onlar dediler ki; bir dakika biz mücadele ettik. Bunun için mi? Sen bize böyle bir dünya mı sunuyorsun? Biz bununla mı yetineceğiz? dediler. Kadınlar Türkiye'de hem son derece zor koşullarda dediğim gibi eşitlik, adalet ve haklar bağlamında değil ama potansiyel olarak, talep olarak çok güçlü bir ülke. Kadınların Türkiye'de talebi var artık.

 

ÇİGDEM ANAD;  zaten bunu eylemlerde de görüyoruz. Kadın örgütlerinin çoğalmasında da görüyoruz. Kadın örgütleri arasında dayanışmanın büyümesinde de görüyoruz . Eylemlerde  bakıyoruz;  başını örten kadınla başını örtmeyen kadın aynı safta yer alıyor ve aynı sloganları atabiliyorlar. Aynı pankartları taşıyabiliyorlar,  taleplerinide bir ortaklık görüyoruz. Tekrar medyaya dönecek olursam Özlem, medyada işsiz kalan gazetecilerin sayısını sayamıyoruz. Binlerce işsiz bırakılan. Bunların içerisinde tabii ki erkekler, tabii ki kadınlar var. Bu gazetecilerin hayatı nasıl değişti? Bazı sektörlerde iş bulmak erkekler için daha kolay olabilir ama kadınlar için bir de böyle bir zorluk var. Her sektörde iş bulmaları o kadar kolay değil. Ne yaptı bu kadın gazeteciler, nasıl yaşıyorlar? Ne yapıyorlar, nasıl  para kazanabiliyorlar?  Hayatları nasıl değişti? 

 

ÖZLEM GÜRSES: Ben mesela şanslı bir örneğim. Yani bir evliliğin içinden geçtim ve iyi kötü birilerinin desteği içinde mesleğin içinde ilerledim. En azından bir gelir vardı eve giren. Dolayısıyla sürekli olarak hani evi geçindirmek ile ilgili tek sorumlu ben değildim ve sürekli bunu düşünmek durumunda değildim. Bu bir lükstür yani. Bir ayrıcalıktır, çok az kişinin sahip olabildiği. Birçok kadın gazeteci üstelik de solo anneyken, yani evde bir erkek olmadan, bir çocukla başbaşa kalmışken bu işsizlik meselesi ile karşı karşıya kaldılar ve hiç kolay olmadı. Kadın gazeteciler açısından şöyle bir talihsiz dönem; hem siyasal islam'ın baskıcı otoritesinin getirdiği sonuçlar var, darbeler var, açtığı yaralar var. Bir yandan da dijital devrimin yani gazeteciliğin kendisinin aynı anda dönüşüyor olmasının getirdiği sonuçlar var. İkisi aynı anda üst üste gelince ikincisi belki  fırsatlar da yaratabildi ama onları anlamak ve onların içinde kendini var etmek, o kadar da kolay bir mücadele değil. Ben 26 yıldır sektörün içindeyim. Televizyon muhabiri olarak başladım. Sonra bir baktım ki; bir üniversitenin iletişim ofisindeyim, sonra bir baktım yazılı basındayım. Şimdi de bir baktım YouTube'dayım. Yani bu sektörde inatla var olabilmenin yollarını sürekli olarak araştırdım ve kendimi hep yeniden üretip, yeni bir şey yapabilir miyim, farklı bir şey yapabilir miyim, her şeye rağmen sözümü söyleyebileceğim bir mecra bulabilir miyim, bir blok yazabilir miyim, bir blok yapabilir miyim? Hep bunları araştırarak ilerledim. Yani bir yandan kriz, ama bir yandan fırsatlar. O kadın gazetecilerin pek çoğu şu anda hakikaten çok sıkıntılar içinden geçiyorlar. En çok da ekonomik olarak çok sıkıntılar içinden geçiyorlar. Eğer ikinci meslekleri varsa onu yapanlar var ya da işte eskiden danışmanlık yapanlar vardı. Ne bileyim bir basın bülteni yazmak, bir  internet sitesine iki haber yapmak filan gibi. Şimdi geldiğimiz dünyada onlar da kalmadı. Ne yazık ki yani çok sıkıntılı dönemler yaşıyorlar. Ancak bir kadın gazeteci için bu meslekte sürekli kendinden yeni bir kendine göç ederek var olmak mümkün. Sürekli yeni yollar araman lazım. Yeni yollar bulman lazım .O da bir inat gerektiriyor ve her şeyi yeniden öğrenmeyi gerektiriyor.Açık söyleyeyim ; yani insan yılıyor bir noktada. Ben o yüzden diyorum ya Ayşenur Aslan'a şapka çıkartıyorum. Yani ; lanet olsun diyorsun bir noktada, yani aman diyorsun, o kadar feci bir nokta ki bu gerçekten. Yöneticilik meselesine gelince, oralara gelmek için hani en hafifinden erkeklerin zevzek sayısız esprisine mesela katlanmak zorundasın. Çünkü anlattıkları fıkralar bile kendi dünyalarından. Yani o kadar başka ki, yani ha ha ha gülmek durumundasın, yani ne kadar da komiksiniz falan. Yani ne bileyim ya, çok zor gerçekten. Mesala para konusu enteresan bir konu. Erkekler kendi aralarında o para konusunu;  aldın, verdin  öyle mi yaptın, kestin mi, kesmedin mi , imzaladın mı! Kadınlar öyle değil. Kadınlar pat diye bir çocuk naifliğiyle şunu sorabiliyor. Bunun belgesi nerede patron ya falan diyebiliyor bir toplantı da ve bir sıkıntı tabii o yani. Öyle kolay değil oralara gelmek o yüzden. Ama şimdi bunlar da değişecek galiba. Ben bu virüsten çok umutluyum, ümitliyim, bu virüs çok değişik bir virüs, sosyalist bir virus. Herkesi eşitlemiş görünüyor. Yani saray saray geziyor, ne bileyim, enteresan yani.  

 

ÇİGDEM ANAD; Ben şöyle bir ek yapmak isterim. Ben de televizyon habercisi olarak şöyle bir ek yapmak isterim. Şunlara tanık olduğum oldu. Mesela televizyonda program sunacak veya muhabir olacak özellikle ekranda yer alacak kadınlar için bir erkek meclisi karar veriyor ve kendi şahsi beğenilerine göre güzellik çok göreli bir şey,  birinin beğendiğini bir başkası beğenmeyebilir. Fakat onlar diyorlar ki; ben bunu beğeniyorum, öbür diyor ki ben de çok beğeniyorum, sen de beğeniyor musun, hani bir ortalamada o beğeni tutturuluyorsa eğer, kimileri sarışın beğeniyor, kimileri esmer beğeniyor. Buna göre bir tercih yapılabiliyor. Fakat ondan sonra bu beğendikleri kişi, beğendikleri kadından da bir süre sonra sıkılıyorlar ve başka güzeller arıyorlar. Tamam bu yetti, öbür güzele geçelim gibi böyle bir sirkülasyon olduğunu söyleyebilirim. Ama ekranda tamam bir fizik belirli ölçülerde , kaşı yerinde gözü yerinde olsun aranabilir ama bu ölçü erkekler için hiç yok mesela.

 

ÖZLEM GÜRSES; Evet, senelerce bir sürü eciş bücüş adama maruz kaldık,hala da maruz kalıyoruz yani allah affetsin, kimseyi ile ilgili böyle bir değerlendirme yapmak istiyorum. Çok ayıp geliyor bana. Yani birine güzel demek, eciş bücüş demek,  yok sen öylesin demek, böylesin demek çok ayıp geliyor. Günün birinde böyle biz kızlar bir kanalın başına geldiğimizde mayolu geçiş yaptıralım. Bir güzellik yarışması yaptıralım. Ne dersiniz? 

 

AYŞENUR ASLAN; bir anımı paylaşmak isterim. Sene 1994 olmalı. ATV yeni kurulmuş, Ali Kırca ile ben ATV'ye geçmişiz ama daha bizim dönemimiz başlamamış, bir geçiş sürecindeyiz. O sırada ekranda haberleri Güneri Civaoğlu sunuyor. Yorumları da Mehmet Barlas yapıyor. Bir gün canlı yayında , haber bülteninde oldu bu. Beş ya da altı hatırlamıyorum; manken, genç kadın o sırada Galatasaray bir formu arayışındaydı, onları giymişler ama şort üzerinde forma, topuklu ayakkabılar ile düşünün, stüdyoda geçiyorlar, kameranın arkasından dönüp, tekrar geçiyorlar. Bu arada Güneri Civaoğlu ile Mehmet Barlas şöyle konuşuyor ; ıııı bu forma fena görünmüyor, formadan mı  bahsediyorlar, mankenden mi, anlamak seyirciye kalmış. " Ama bence bu forma daha güzel, pek göz alıcı, aa bir daha görelim, tam karar veremedik".  Arkadaşlar bunu Türk halkı, o sırada ne kadar televizyon seyircisi vardı Atv yeni  günlerindeydi bilmiyorum ama seyirci gördü, ben gördüm. Bu gözler bunları gördü. 

 

ÖZLEM GÜRSES; Daha ne söyleyeyim diyorsunuz yani . Çigdem şunu söylemek istiyorum. Bu politik şeyle ilgili. Bakıyorum ben Türkiye'de meselelerine çözüm bulamamış, sıkıntılarını bir türlü bir hal çaresine getirememiş kesimlerin pek çoğuna baktığım zaman kendi aralarında bölünmüş ya da politik olarak özellikle böldürülmüş kesimler olduğunu görüyorum. Belki yanlış eksik bir analiz olabilir ama yani işte Aleviler öyle, Kürt toplumu öyle, kadınlar öyle, yani bu politik bir bölünmeydi diye düşünüyorum. Yani özellikle yapılmış bir şeydi, yani dizayn edilmiş, bizzat iktidar tarafından siyaset tarafından tasarlanmış bir şeydi. Bazen kendime özeleştiriler de yapıyorum. Muhafazakar kadınları mücadelesinde ya da özgürlük arayışlarında onları ne kadar anlayabildim, ne kadar empati kurabildim, ne kadar yanlarında olabildim diye doğrusu zaman zaman kendime soruyorum. Ama bugün geldiğimiz noktada Ayşenur ablanın da söylediği gibi bu oyunda bozulmuş görünüyor. Muhafazakar kadınlar kendi kimliklerinin, inançlarının ,özgürlük olarak kabul ettikleri tercihlerinin nasıl suistimal edildiğini ve siyaseten nasıl kullanıldığını çok derinden sarsılarak anlamış gözüküyorlar .Yani önce görmedikleri bazı şeyleri çok iyi gördüler ve bugün 8 Mart'ta eğer feminist gece yürüyüşünde biz türbanlı kızlarla aynı anda yan yana yürüyebiliyorsak ve fetvalarınız değil, kadınlar kazanacak dövizini aynı anda elimizde tutabiliyorsak , bu çok dramatik bir eşiktir diye düşünüyorum herkes açısından ve çok değerli bir eşiktir diye düşünüyorum. Bir şey değişecekse tam da buradan değişecek yani bunu ancak buradan başarabiliriz . Öbür türlü inan bana, ben en azından kendi tecrübem seküler veya islamcı mahalleler arasında bir erkek konsensusu, uzlaşması ve dayanışması var. Bu kadın meselesinde hep onlar haklı ve hep kadın konusu ikinci bir konu ve amma da çok konuşuyoruz. Hep böyle, ya cariye oluyorsun, ya yoldaş oluyorsun, ya cumhuriyet kadını oluyorsun, ya türbanlı bacı oluyorsun. Efendim bir tek, bir tek olamadığın şey insan olmak ama çok değerli bir  eşikte duruyoruz diye düşünüyorum ben. 

 

ÇİGDEM ANAD; yalnız burada , belki de biraz da kendimizin özeleştiri yapması gerekiyor. Özellikle  Ayşenur Arslan ne der? Medyada; Kürt kadın, Alevi kadın, aksanlı kadın ya da türbanlı kadın ayrımı ne kadar yapıldı, ne kadar onlar dışlandı, yer verildi? Örneğin 2002 yılından önce yani AKP iktidarından önce biz türbanlı bir kadına ekranda yer vermekten imtina ederdik. Şimdi, oysaki başını örten kadınlar arasında biraz önce sizin de dediğiniz gibi , bu inançlı kesim içerisinde sizin de belirttiğiniz gibi, gerçekten hak eden, medyada bulunmayı hak eden, bütün ölçüleri ile gazeteciliğe uygun kadınlar da var. Dolayısıyla, bizim de belki biraz özeleştiri yapmamız gerekiyor.

 

ÖZLEM GÜRSES; Çok doğru, aynı fikirdeyim. 

 

 ÇİGDEM ANAD; veya aksanı biz önemserdik ,diyelim ki doğulu bir aksanı olan kadına biz ne kadar yer verdik medyada? Vermememiz yanlış değil miydi? 

 

AYŞENUR ASLAN ; ben söylediklerine hiç katılmıyorum. Peşinen onu söyleyeyim. Neden; şimdi bir kere şunu bir dipnot olarak düşeyim. Hani medya tarihine bir kayıt gibi. Merve Kavakçı mecliste o muazzam tepki ile karşılaştığında, benim ilk reaksiyonum şu oldu.  Bir akşam bu birinci haber, iki  Merve Kavakçı'yı haber bültenine çağırmalıyız. Hatta aradım, o sırada Ali Kırca Ankara'daydı. Baki Şehirlioğlu Ankara temsilcisiydi. Dedim ki onlara; Merve Kavakçı'yı akşam bültene çağıralım dedim. " Aa iyi fikir, tamam" dediler. 

 

ÇİGDEM ANAD; Yanlış anladın beni, şunu soruyorum....

 

AYŞENUR ASLAN; Oraya geleceğim, bir dip not olsun diye söyledim. Medya da onu yaptık, bunu yapmadık derken, bu benim için kıymetli hatıralardan biri benim için. Hatta o sırada meclis muhabiriyle Merve kavakçı'ya haber gönderilmiş, ben sabırsızlıktan ölüyorum. Akşama ona göre bülten dizayn edeceğim. Aradım, Ali Kırca'yı, dedim ki; ya sen ara bizzat. "Ya olur mu dedi, gelmez ki "dedi. " Bir ara "dedim. Aradı, konuştu ve akşam ATV ana habere geldi Merve Kavakçı. Şimdi ben bu meseleye hani özeleştiri yapmalıyız, efendim yanlarında olduk mu, ben kendi adıma şunu söyleyebilirim, karşılarında durup, saldırmadığım için bana teşekkür etmeleri gerekir. Neyi kastediyorum; Ben yıllardır ama yıllardır yıllardır yıllardır, AKP döneminden önce de, mesela bir seferinde Mehmet Metiner ile aynı programdaydık. Ona da, şimdi söyleyeceklerimi söyleyince gözleri açıldı Metiner'in. Dedi ki, " ne kadar açık sözlüsün, aferin sana falan " dedi. Takdirleri kazanmış! bir kadınım neticede. Şunu söylüyorum; ben eleştiremediğim, karşı çıkamadığım bu konudaki görüşlerimi özgürce ifade edemediğim bir konuyu sahiplenip, onun uğrunda mücadele edip, savunuculuğunu yapamam. Ben defalarca soruşturmaya uğradım. Bir kadının başını örtmesi bana göre kendisini İnandığı şey adına erkeğin gerisinde ifade etmesi, öyle izah etmesidir. Bu da bir kadın için şu anlama gelir dediğim için, bundan öteye üçüncü bir cümlem de yoktur belki   soruşturmaya uğramış bir kadınım. Ben eğer başörtüsü meselesinde bunun kökeni konusunda, bunun günümüzde kadınlara, insanlara ne yaşattığı konusunda itirazımı dile getiremiyorsam, tartışamıyorsam! Ya Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede. "Başörtüsü Kuran emri, allah emri değildir" dediği için Bahriye Üçok öldürüldü. Bahriye Üçok'un öldürüldüğü bir ülkede kusura bakmasınlar, gitsinler kendi mücadelelerini versinler. Biz Bahriye üçok'un katillerini bulamamışız. Ondan sonra kadınlar suskunluğa mahkum edilmiş. Bir kadın başörtülü benim cehennemlik olduğumu düşünüyor, inancı gereği. Ha bunu söyleyebiliyor. Ama ben bu konuda kendi argümanı mı, kendi düşüncemi dile getiremiyorum. Niye yanlarında yer almamışız! Çok rica edeceğim, zaten arkalarında onları öne iten onca erkek vardı, bugün iktidarı paylaştıkları. Haa, birey olarak yanında olurum bakın, bu ayrı bir şey. Ayşe'nin başına türban konusunda bir şey  gelmişse ya da Fatma'nın, dururum yanında. Fadime Şahin sırf türbanlı ve azmendi şeyhiyle bir ilişkisi vardı diye linç edilirken, biz hatırlayın arkadaşlar beraberdik o sırada, dönüp, Atv Haber'de o habere bakmadık bile. Olayı sadce bir medya sirki olarak gördük ve gösterdik. Fadime Şahin'i biz linç etmedik. Ama, müsaade etsinler de , ben de gidip türbanlı kızların yanında başörtüsüne özgürlük diye bayrak sallamayayım. Nerede; Grup Yorum  o günlerde başörtülü kızlara destek için gidip, onların mücadelesi sırasında sokak konseri vermiş bir grup. Bugün grup yorum cezaevinde, ölüm orucunda, açlık grevinde. Hani nerede o başörtülü bacılar, çok rica ediyorum, gitseler ya cezaevinin önüne, bizi savunmuştunuz, şimdi sıra biz de deseler ya, hayır . Eşitlik burada da olmalı. Ben itiraz edemedim şeyin mücadelesini veremem. İtiraz edebileyim, tartışabileyim, benim nirengi noktam budur. Kişisel mağduriyetler ayrı, kişisel olarak savunurum ayrı.  

 

ÇİGDEM ANAD; Burada bunları ifade ediyorsun ama belki bunları yaygın olarak ifade edeceğin yer bulamıyorsun, mecra bulamıyorsun. Halk TV'de olmasa belki bunları da İfade edemeyecaksin. Şimdi düşünce, ifade özgürlüğü yok. Düşünce ifade özgürlüğü olmadığı gibi muhalif sesler halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyor diye mahkum ediliyorlar, terörist olarak yaftalanıyorlar ,cezaevlerine gönderiyor bu kişiler. Bunlar içerisinde her gün sayısı artan gazeteciler de var. Şimdi sen özellikle her gün program yaptığın için dilini, ifadeni sürekli ayarlamak zorunda mutlaka hissediyorsun kendini. Bu ayarı nasıl veriyorsun? 

 

 AYŞENUR ASLAN; çok da değil ya. Ben aslında eskiden nasılsam, yani ben zaten ağır hakaret, ağır ifadeler gündelik yaşamımda da kullanmam. Yani ne bileyim , en kızıp, sinirlendiğim zamanlarda söylediğim, sesimin tonu yükselir ama söylediğim; Allah aşkına arkadaşlar yapmayın yapmayın. Allah aşkına arkadaşlar. Zaten ikinci bir kalıbım yoktur. Dolayısıyla o dili programda da yansıtmak da bir sakınca görmüyorum. İkincisi şu;  45 yılın sonrasında neyi,nasıl ifade edebileceğini ,anlatabileceğini zaten öğreniyorsun. 45 yıl şart değil işte. Sizler de çeyrek yüz yılı aşan isimlersiniz.  Bu konuda her ikiniz de bu dili nasıl kullanacağınızı biliyorsunuz. Burada amaç karşımızdakini dövmek, döverken kendi camiaamızda prim yapmak, Vay be bak nasıl da saydırdı demek değilse, olan biteni anlatmak ise o dil zaten kendi yolunu buluyor. Bulamayanlar bana sorarsan dertleri olan biteni anlatmaktan çok kendilerini gösterip de, Vay be işte filan abi, falan sunucu,falan tartışmacı saydırdı , bir de medya sitelerinde böyle alıntılar oluyor ya, verdi veriştirdi. Böyle olmayınca tutabiliyorsun. Benim tutamadığım tek bir şey var.  Gerçekten ikna olmuyorum, itiraz hakkımı sonuna kadar kullanıyorum. Şaşırmayı da bırakabilmiş değilim. Hala şaşırıyorum ve hep şaşıracağım.  

 

ÖZLEM GÜRSES; Çiğdem bu konu ile ilgili izin verirsen İki cümlede ben söyleyebilir miyim? 

 

ÇİGDEM ANAD;  iki cümle değil, daha fazla söyle, sana döneceğim. Burada sadece  bir itirazım olacak Ayşenur'a. Sadece hakaret de, iftira da bu isimler mahkum olmuyor. Bazı isimler de var ki ,şimdi burada tek tek isimlere girmek istemiyorum ama istersen de girebiliriz. Hakaret ve iftira etmediği için sadece ve sadece haber yaptığı için mahkum ediliyor.

 

AYŞENUR ASLAN; aaa tabii, tabii, kesinlikle haklısın. Yani ben orada belki hem kendimi, hem kurumu korumak adına biraz daha dikkatli olabilirim ama kanalı kapattırmamak için ama buna rağmen bir kulp bulup, RTÜK'ten ya da bir yerden de ceza yediğim oluyor. Olmuyor değil ama genel olarak başka bir resim çizmeye çalıştım. 

 

ÇİGDEM ANAD; yani, Hani Cumhuriyet davasının burada altını çizmek gerekiyor. Cumhuriyet davasında sadece haber yaptıkları için mahkum edildi Bu arkadaşlar. Hakaret ettikleri için değil, iftara ettikleri için değil ,sadece bir haber yüzünden mahkum edildiler. Değil mi? Bunu özellikle belirtmemiz gerekiyor. 

 

ÖZLEM GÜRSES; iki şey söylemek istiyorum. Birincisi işte özgür alanlar kaldı mı, kalmadı mı meselesi ile ilgili. Bu virüs  dönemlerinden geçerken aynı zamanda yeteneklilerle sıradanlarında bir çatışmasını izliyoruz gibi geliyor bana . Bir böyle rantçılar var yani kendilerini birilerinin yanına eklemlemiş, birilerinin kolunun kanadının altına girmiş, iki bir şey söylemiş, iki bir şey yapmış, bir aygıta dönüşmüş, belediyede bir kadro bulmuş. Yok efendim, bilmem nereden bir para almış  gibi bugüne kadar idare eden, rantçı tipler , bunları büyük ölçekli oldukları gibi yani müteahhitler falan gibi küçük minik ölçekli kendi küçük dünyasının rantını yiyen bir sürü meslektaşımız da var. Yani bu dönem galiba, İşte bu yeteneklilerle, vasatlar ya da sıradanlar arasındaki farkın daha da açılacağı bir dönem olacak ve yetenekli gazeteciler hapislerden , zindanlardan çıkabilirlerse eğer, sözlerini söylemenin illaki bir yolunu bulacaklar . Ya kitap yazacaklar, ya işte internette bir şey yapacaklar, ya sokaklara çıkıp bağırcaklar, bilmiyorum ama bir şekilde yolunu bulacaklar gibi geliyor. Dolayısıyla eninde sonunda gene iyi gazeteciler hem mesleğe geri dönecek, hem de bir şekilde kazanacak diye umuyorum. Ben yanlış mı hatırlıyorum? Benim hafızam beni yanıltıyor olabilir , ne olur siz de söyleyin. Muhalif  gazeteci diye bir şey var mıydı ya? Biz mesleğe başladığımızda gazetecilik zaten DeFacto tanımı gereği soru soran adam demek. İster iktidara, ister orada, ister bir iş dünyası temsilcisine ister bir sendikacıya neyse ne ama yani sorusunu soran ve sorusundan imtina etmeyen, geri durmayan adam değil miydi gazeteci?  Bu zaten defakto muhalif bir haldir yani, olup bitmekte olan her şeyle bir meselen var ki zaten ,bu mesleğe giriyorsun. Bir şeyleri değiştirmekle ilgili, iyi gitmeyen bir şeylerle ilgili bir kaygın, bir merakın, bir endişen var ki bu işe giriyorsun yoksa niye gazeteci olasın allah aşkına? Yani bu muhalif lafı bence kendilerinin birer aparatçıya  dönüştürdüğü gazetecilere yalaka denmesin diye bu arkadaşların ciddi şekilde uydurduğu bir laf oldu, yani muhalif gazeteci ne ya? İyi gazeteci var, kötü gazeteci var. Gazeteci orada da gazeteci, burada da gazeteci. Biz o arkadaşlara yalaka demeyelim , onların yalakalıkları ortaya çıkmasın diye  bize böyle bir laf yapıştırdılar muhalif diye. Hiç de kabul etmiyorum, gazeteci öyledir zaten, mesleğin gereği budur zaten, konularla ilgili sorunu da sorarsın, araştırmanı da yaparsın ,yorumunu da yaparsın. Bu ne ya? Böyle bir saçmalık yani siz hatırlıyor musun ya? Böyle bir şey var mıydı ya? 25 yıl önce 30 yıl önce. 

 

ÇİGDEM ANAD; Yani biz biz biz zaten gazeteciliği muhalif olmak olarak öğrendik. Hangi iktidar olursa olsun , hangi kesim, kurum olursa olsun biz sorgularız, biz sorarız. Biz açık ararız , zaten gazeteciliğin özü bu. 

 

ÖZLEM GÜRSES; ne güzel söyledin. Diyorlar ya hani; illa bir açık arıyorsunuz diye. Ne güzel söyledin; açık ararız diye.  

 

ÇİGDEM ANAD; Mesleğin tanımı bu zaten. Ben bunu her iktidar döneminde yaptım. Ayşenur bizden daha uzun süre yaptı. Gelen giden bütün iktidarları bütün kurumları biz hepsini sorguladık. Çünkü işimiz bu. Evet; " yargıç değilsiniz." Hayır, gazeteci bir yanıyla yargıç. Ama nasıl  yargıç? Karar vermiyor, sadece soru soruyor. Farkı bu. Ayşenur'un burada söyleyeceği çok şey vardır. Bu değil midir gazetecilik? 

 

AYŞENUR ASLAN; Valla aklıma ne geldi biliyor musun? Senin Ankara'da bu Susurluk skandalı sonrasındaki eylemler sırasında yaptığın bir, iki haber geldi. O sırada patron Dinç Bilgin, bütün patronlar gibi merkezi iktidara, Ankara'ya göbeğinden  bağlı ama biz bağlı değiliz gazeteci olarak ,Çiğdem hiç değil. Çigdem,öyle haberler yapardı ki ; yukarıdaki patron zıplardı bülten izlerken.  Ama biz sormazdık, biz bunu yapalım mı diye. Ertesi gün kızarlardı. Hatta seni bir ara atmak falan istediler.

 

ÇİGDEM ANAD; çook, çok 

 

AYŞENUR ASLAN; Sonra atmak yerine biraz kızağa çekildi Çigdem. Ama varlığını sürdürdü. Yani gazetecilikten biz onu anlardık.  Gazeteci patronuna da muhalifti. Sadece iktidardan falan söz etmiyoruz. zamanlardı. Patronun efendim banka işi var, petrol işi var, enerji işi var. Eeee bize ne! Ben kimim, gazeteciyim. Haa, sonra ama şu geldi. Ben bunu mesela Cnntürk'te bire bir cümleleriyle yaşadım. "Yahu biz burada Ankara'dan söz ediyorum,  beyefendiyle, Erdoğan kastediliyor, işte patron arasında Aydın Doğan kastediliyor, ilişkileri yumuşatmaya çalışırken biri çıkıyor, bir şey söylüyor, perişan oluyoruz. Yahu bir dakika, sen gazetecisin, senin görevin beyefendiyle patron arasında köprü olup, ilişkileri düzeltmek mi? Hayır onun için özel insanlar vardı eskiden, her yerde vardı. Patronun adamı gider, ilişkiyi düzeltir. Gazeteci düzeltmez. Gazeteci o beyefendiye de muhaliftir, patrona da muhaliftir. Ne yani? Hani sen Çigdem söyleyeceklerin vardır deyince , aklıma deminden beri gelen oydu. Ama nasıl bir kriz yaşamıştık. " Atın bu Çigdem Anad'ııı, koyun kapının önüne" diye. O zaman Çigdem'i birkaç hafta ekrandan uzaklaştırmıştık.

 

ÇİGDEM ANAD; Bu çok önemliydi. Yöneticin sana sahip çıkıyordu, sen yöneticine itiraz edebiliyordun, yönetici senin için patronla mücadele ediyordu. Sonuçta galebe çalan yine haberciler oluyordu. Yöneticiler bunun arkasında durabiliyordu.Tabii bu anılarımıza girersek çok anlatacağımız şey var. 

 

ÖZLEM GÜRSES ; Bir şey söyleyeceğim. Oğlumla birlikte "The Post " u seyretmeye gittik. Sanıyorum ya geçen seneydi ya bir önceki sene. Watergate skandalını yayınlayıp yayınlamamak ile ilgili genel yayın yönetmeni ve patron arasındaki gerçek hikayenin anlatıldığı o film. Uzay'la birlikte seyrettik. Uzay o zaman 16 yaşındaydı, çıktık filmden. Uzaya dedim ki; sen dedim, bu gazetenin patronu olsan, pardon Genel Yayın Yönetmeni olsan, bu haberi yayınlar mıydın, yayınlamaz mıydın? Yani öyle bir haber geliyor ki sana, kamuoyunu yakından ilgilendiren ve bilmeleri gereken, onların yararına olan, bilmeleri gereken bir skandal haber var, belgesi ile her şeyiyle önüne gelmiş. Patronun diyor ki; "yayınlama" ama sen Genel Yayın Yönetmenisin  "yayınlar mıydın?"  iki şeye bakardım dedi. Neymiş o dedim. Bir hukuk sistemi nasıl , yani yayınlarsam başıma ne gelebilir yani adalet var mı, bununla ilgili işte yasal kovuşturmalarda nasıl ilerlenecek önce buna bakardım dedi. Diyelim ki dedim; hukuk sistemi çok güçlü ve özgürlüğünü savunan bir yapısı var, oradan yürüyebilirsin. Bir şeye daha bakardım dedi. Pardon hukuk sistemi çok kötü, yayınladığın an başın derde girecek ama yine de önünde müthiş bir haber var ve yayınlamak istiyorsun. Bir şey daha bakardım dedi. Neymiş o dedim. Topluma bakardım dedi. Toplum ifade özgürlüğü ve gazetecilik konusunda ne düşünüyor? Ben bunları onun yararına yayınladığımda bize sahip çıkarlar mı, gazetemize, bize, gazeteciye sahip çıkarlar mı diye bakardım dedi 16 yaşında bir çocuk. 

 ÇİGDEM ANAD; şimdi Özlem ben bunu şöyle özetliyorum. Ayşenur'un az önce verdiği örnek gibi, bizi bazı iktidarlar, bazı güçler, bunun içerisinde dönem dönem askerler de vardı, attırmaya çalıştılar. Ben defalarca bunda yüzleştim birçok gazeteci gibi. Fakat önemli bir fark vardı, Bir senin yöneticin senin arkanda ne kadar duruyordu. İkinci çok önemli bir fark da, varsay ki seni attırdılar, başka kurumların kapısı sana kapanmıyordu. Sen başka kurumlarda iş bulabiliyordun. Şimdi fark şöyle; Geziden sonra atılan gazeteciler bütün medyadan atıldı, hiçbir kurumda iş bulamadı ya da  çok azı iş bulabildi. Mesela Ayşenur; ben biliyorum ki Halk TV'de benim çalışmamı istedi. Bunun için ben girişimleri olduğunu da biliyorum ama Halk tv ye beni uygun görmediler. O nedenle, bu nedenle, oranın eski yöneticileri benimle anlaşabileceklerini  düşünmediler. Demek istediğim asla şahsileştirmek istemiyorum ama kendisine o muhalif diyen basında da yer bulabilenlerin sayısı da çok azaldı, doğal olarak  tabii, bir de kadro sayısı var. Herkesi de oraya alamazlar.

 

ÖZLEM GÜRSES; Sadece kadro değil ama Çigdem, tam anlattığım şey, gazeteci denilen kişi itibarsızlaştırıldı. 17 yıldır o kadar çok hedef gösterildik ve doğru düzgün haber yapan herkes o kadar çok terörist, vatan haini, ajan aklına ne gelirse bu sıfatlarla anıldı ki, yani hem kendi medyalarında hem ekranlarda hem bütün siyasi mitinglerde, sonuçta kamuoyunun önemli bir bölümü de, ulan bunlar hakketen ajan mı, bunlar hakikaten vatan haini mi diye düşünmeye başladı. Yani korkunç bir noktadayız şu anda. 

 

AYŞENUR ASLAN; işin püf noktasını Uzay görmüş, anlamış ve anlatmış. Eğer bir ülkede seni hukuk korumuyorsa, orada zaten medya özgürlüğünden bahsedemezsin. Eğer bir ülkede toplum demokrasiye inanmamışsa ,içselleştirmemişse orada da medyadan söz edemezsin. Biz de tamda olan bu ; ne toplumda demokrasi bilinci var. Hiç yok demiyorum yani demokrasi bilincine sahip olanlar ne yazık ki bu vahim gidişi durduramıyorlar. Yanısıra hukuk da kağıt üstünde, adalet işlemiyor. Böyle olunca da zaten medya bütün bunların aynasıysa; en ağır, en vahim hatta kelime doğru olur mu bilmiyorum, en çirkin biçimde bunları yansıtıyor. 

 

ÖZLEM GÜRSES ; o zaman ben ikinize de sorayım, ikiniz de idol iki isimsiniz. Birçok gazeteci için insanların büyük hayranlık duyduğu, olmak istediği personalarsınız. Bir genç kadın gelse, size dese ki; "ben gazetecilik okumak istiyorum" ne diyeceksiniz ona ? 

 

ÇİĞDEM ANAD; şu günlerde  gazetecilik yapamazsın derim ben. 

 

AYŞENUR ASLAN; Ben de git, zengin bir koca bul, evinde otur derim herhalde. Git evine dolma sar!

 

ÖZLEM GÜRSES; Çiğdem, geldiğimiz hale bak ya..

 

ÇİGDEM ANAD;  Ayşenur, Halk TV için söylemeyeceğim tabii, orada siz bütün muhalif kesimin yani Türkiye'nin yarısının, yarısından fazlasının izlediği bir kanalsınız. Fakat genel medya için söyleyecek olursan konuk seçimi de bir denetim altında. 

 

AYŞENUR ASLAN; Denetim değil ama belli kodları var. Yani ben bu konuda hiç kısıtlanmadım, hiç sınırlandırılmadım açık söyleyeyim. Ve hep de şu hissi verdim , açıkça söylemesem de ; " kısıtlayanın alnını karışlarım."

 

ÖZLEM GÜRSES ; Ben diyecektim, cesaret edememişlerdir ,diyememişlerdir, önümüzden bile zor yürümüşlerdir.  

 

ÇİGDEM ANAD; Ama bu halk tv de böyle. 

 

AYŞENUR ASLAN; Ama ben yanıma, karşıma, ya da masama o kadar çok gelmek isteyip de gelemeyen var ki karşı taraftan. Cesaret edemiyorlar. Gerçekten, çünkü arada haberler gelip, gidiyor. Bazıları yeni yeni açılmaya başladı. Hani; Davutoğlu ya da Babacan tarafında olanlar ,daha aynı gemideyiz duygusuna sahipler belki. Ben doğrusunu istersen hani İlla şu görüşte olmadı diye bakmıyorum. Bana gelen konuklar arasında bile; Evet muhalif olanlar tırnak içinde çoğunlukta ama aralarındaki renk farklılıkları da çok ciddi aslında. Yani solun en solundan başlayıp, ortaya, ortanın hafif sağına, biraz daha sağına  kadar giden bir yelpazede konuklarım oluyor, olmalı da. Keşke AKP liler de gelse, keşke. 

 

 ÇİGDEM ANAD; ama şunu sormak istiyorum. İktidar medyasında muhalif sesler  yer bulabiliyor mu? 

 

AYŞUNUR ASLAN: Yok, yok...Hiç.

 

ÖZLEM GÜRSES; aaa yok canım. Ben geçen haftalarda birkaç kere CNN Türk'te yayınlara katıldım. Bu işsiz  dönemimde evdeyim, ben de bir, iki kere yayınlara davet ettiler. Ben de kalktım gittim. Hani bir göreyim bakalım, ne yapıyor bu arkadaşları falan diye. Açık söyleyeyim. Ne yayından önce ne yayın sırasında ne yayından sonra ne konuşacağım, ne soracağım, ne yapacağımla ilgini hiç kimse ne aradı ne sordu. Ne bir şey empoze etmeye çalıştı. Buna mesela bakanlara soru sorduğum programlar da dahil olmak üzere, hiç kimse hiçbir şeye karışmadı ve çok da saygı gördüm. Hem başında, hem reklam aralarında, hem programların sonunda. Ama şöyle bir şey oluyor tabii , ben tam soruyu sormaya  başlayacağım anda böyle bir telaşlar, bir laf kesmeler oradan bir lafı çevirmeler..."Tamam şimdi sana şey yapacağız da o sırada şeyi de yapalım. Sen unutma şimdi bu sorunu falan yani." Bu çeşit gerginlikler böyle tatlı tatlı bunlar yaşandı gerçekten de. Nasıl bir dar boğazda olduklarını görüyorum. O kanallara gittiğim zaman biri de bu, bak kartları buradaymış. Böyle şeylerle anlaşıyoruz ya artık sübliminal mesajlarla.  O kanallara gittiğim zaman, içeri girdiğim zaman Çiğdem, Ayşenur abla yapımcı çocukların, oradaki program koordinatörlerinin, teknik ekibin falan hani böyle vahada su bulmuş gibi  koşa koşa gelip sarıldıklarını, aman" Özlem Hanım iyi ki geldiniz, aman bizi yalnız bırakmayın ,çağırdıkları zaman gelin olur mu?" Nasıl bir baskı altında çalıştıklarını .... listeler var, o listeler içinde top döndürüyorlar, her siyasi temsilcinin bir uzantısı var gazeteci olarak mesela onları da sonradan deşifre ettim. Bir şey anlatayım; çok komik, yayınlardan birinde  reklam arası oldu, biriyle didişmişiz. Bir erkek gazeteci jenerik döndü, hemen yanıma geldi , dedi ki; "ya Özlem hanım biz sizi çok seviyoruz, çok saygı duyuyoruz dedi. " Kusura bakmayın dedi, bazı anahtar kelimeler var, siz onları söylediğiniz zaman dedi, benim böyle bar bar bağırmam gerekiyor" dedi. O kadar şaşırdım ki yani ben, öyle mi gerçekten mi filan dedim. Ya kusura bakmayın falan dedi.

 

AYSENUR ASLAN; Şaka değil değil mi? 

 

ÖZLEM GÜRSES; Yok be gerçek. Gerçek bir olay anlatıyorum. Ondan sonra ben de dedim ki; ya gerçekten mi? O şaşkınlıkla neyse reklam jeneriği bitti. Tekrar yayına devam ettik, bir sonraki hafta gene aynı beyefendi ile yine karşı karşıyayım. Bu sefer ben sağlı sollu bir girdim. Pek uslubum da değildir normalde. Reklam jeneriği döndü dedim ki; Ya kusura bakma kardeşimsin, çok hem de genç arkadaşımızsın, meslektaşımızsın, ben seni çok seviyorum ama işte yani öyle konular var ki böyle kendimi anlatmak zorundayım. Yani kuralları da öğreniyorsun anladın mı, orada matematik bir oyun dönüyor, çok ilginç bir şey. Şimdi artık çağırmıyorlar. Baktılar ki kadın bir şekilde oradan buradan hani illa sorusunu soruyor .Artık hiç çağırdıkları falan yok çok da büyük bir eksiklik değil ama, ama oralarda olmayı önemsiyorum. Yani öyle veya böyle gözükmek, orada olmak, başka bir dünyadan arada bir böyle bir cümle söylemek, fena bir şey olmuyor çünkü o yayınlardan sonra çok böyle şeyler geldi bana, yorumlar geldi. Ya işte Özlem hanım, biz de aslında şu şu konularda .....Yani bir kopuş var, bir meseleleri anlamakla ilgili, ya bir şey oluyor ama ne oluyor var. Ama bu aynı şunun gibi bir şey ; teşbihte hata olmaz. Senelerdir büyük bir aşkla bağlı olduğunuz babanızın o sevgi değilmiş meğerse yaptığı şey, istismarmış. Bunu fark ettiğiniz zaman nasıl bir, nasıl bir dram yaşıyorsanız yani, aynı onun gibi bir şey yaşıyor şu anda O seçmen kitlesi. Kolay değil yani oradan çıkmak diye düşündüm.

 

ÇİĞDEM ANAD;  buna ben bir ek  yapmak istiyorum. Çünkü CNN Türk'ün bir kaç kişilik kurucu ekibinde yer almıştım ve de 10 yıl orada çalıştım. 2007 yılında baskılar başladığı zaman CNN Türk'ten ayrıldım. Çünkü o zaman programlara müdahale çok azdı. Programlara sığınabiliyordunuz. Haberlere müdahale başlamıştı, uzatmayayım. Şimdi CNNtürk dediğin için bir ek yapmak durumunda kaldım ama CNN Türk ve benzerleri, iktidar şu anda iktidar medyası bunlarda bir konuk sınırlaması olduğunu zaten yine çalışan üç, beş de olsa arkadaşlarımız var, gayet net biliyoruz . yani bu konuklar alınacak, bu konuklar alınmayacak. Fakat CNN Türk ve gibi kanallar için söyleyeyim; bir yandan da inandırıcı olabilmek için bir tane muhalif sese ihtiyaç duyuyorlar. Şunu demek için duyuyorlar; " canım olur mu? Biz tek taraflı yayın yapmıyoruz ki , hep aynı sesler çıkmıyor ki. Alın buyrun bu da muhalif" demek için simgesel olarak araya bazı muhalif sesleri yerleştiriyorlar. Sırf ne kadar objektifiz demek için. 

 

ÖZLEM GÜRSES ; Şimdi artık onu bile  yapmıyorlar. 

 

ÇİGDEM ANAD; Buna  katılır mısın Ayşenur? Bu söylediğime?

 

 AYSENUR ASLAN; kesinlikle katılırım, zaten görünüyor. Fakat daha vahimi şu, arkadaşlar farkında mısınız bilmiyorum. Kendi kalemlerinden bile doğru dürüst birilerini bulamıyorlar. Yani, bakın Sabah gazetesinin kadrosuna , işte bir takım gazetelerin kadrolarına, oralarda nispeten ağzı laf yapan insanlar var. Onları görmüyoruz. Çünkü; bu korona günlerinde özellikle oraya dönersek; Türkiye'nin diğer ülkelere örnek olacak önlemler aldığını, o kadar hazarlıklı olduğunu, kolonya dağıtımıyla, işte maske dağıtımıyla da o hediye paketiyle dünyada biricik olduğunu söylemek için onların; Çok paralar alıyorlar biliyorum bazı şeyleri yazmak için ama onların aldığı para bile yetmez buna. Bunu nasıl söylersiniz canım? Hani  Türkiye bir numara burada. Dünya Sağlık Örgütü Seni uyarıyor,  daha sı ortaya iyice çıkmaya başladı ki, rakamlar uluslararası kodlara uygun biçimde değil. Çünkü korona pozitif  tanısı almamışlarında, koronadan öldüğü diğer kontrol yöntemleri ile belirlenmiş hastaların ölümleri listede yok örneğin, bunları biliyoruz. şimdi bazı şeyleri savunmak o kadar zor ki onları bulamıyorlar, çıkarta çıkarta  hep ayn,ı sen ben bizim oğlan onların camiasındaki isimler , bir de bayılıyorum bayılıyorum gerçi 10 dakikadan fazla değil,10 dakika bile değil, 5 dakikadan fazla dinlemiyorum ama bu virüs, üst aklın işi, bunlar 5G teknolojisi ile bize mahvedecekler, hazırlandılar. Bilmemne ırkı geldi, bizi mahvedecek diye anlatan bir adamcağız var. Abdullah Çiftçiolu muydu ne soyadı. oldu mu? İki günde bir ekranda üst aklı anlatıyor, karşısındaki de böyle dinliyor. "öyle mi hocam, öyle mi hocam" diye.  Yani hani kendi içlerinde bile zorlanıyorlar özetle.

 

ÖZLEM GÜRSES; bizim ATV'de bir programımız vardı. Hatırlıyor musunuz ya?.Hepsi gerçek oldu bunların, biz maytap geçerdik hani,

 

AYŞENUR ASLAN; İştee; "Bir Hollywood yıldızı evde öldü, genelevde bulundu, Papa müslüman oldu" neler vardı !

 

ÇİGDEM ANAD; peki arkadaşlar, bir de şu erkek şiddeti, grafiklere bakıyoruz artıyor, rakamlara bakıyoruz artıyor .

 

AYŞENUR ASLAN; Hele şimdi 

 

ÇİGDEM ANAD; Evet evet şimdi , hele Korona günlerinde. Ben korono ile sınırlı tutmak istemiyorum, Korona günlerinde daha fazla artıyor çünkü erkekler daha fazla evlerde, kadınlarla bütün günü beraber geçiriyorlar, artıyor. Hatta dünyanın bazı yerlerinde de , İngiltere'de de geçen gün bir oran verirdi. Yüzde 25 oranında arttığı tespit edilmiş. Buna karşı mesela hemen önlemler getirebiliyorlar, otellere çağrı yapıyorlar, kadınların ihtiyacı varsa eğer, otel odalarını açın, onlara yer verin diye hemen çareler üretebiliyorlar.

 

ÖZLEM GÜRSES; bizde  de tam tersi. Diyarbakır'daki kadın sığınma evi kapatıldı mesela, kadınlar gidemiyorlarmış artık. Böyle bir haber okudum dün mü önceki gün mü, ya tam tersi yapılıyor bizde de. O kadınlar, o saldırgan adamlara esir vaziyetteler şu anda Türkiye'de. 

 

ÇİGDEM ANAD; Evet bir evde mahkum kalmanız sonuçları yine kadınlar aleyhine dönüyor. Bir yandan da kadına şiddetin artışını birazcık küçümsemek için belki diyorum," medyada daha fazla görünür hale geldi , o yüzden şiddet artıyor, ,aslında şiddetin arttığı yok, bu medyada görünür hale geldi" diyenler de var ama biz biliyoruz rakamlarla da biliyoruz ki bu şiddet evet daha görünüyor olabilir ama buna rağmen bir artış olduğu görünüyor. Bir kere bu şiddet neden artıyor ve siz bu erkek şiddetinin kökenlerini görüyorsun ve medyada ne kadar yer bulabiliyor bu şiddet ?

 

AYŞENUR ASLAN; şimdi bir kere ben daha görünür olduğuna katılmakla birlikte buz dağının suyun üstündeki yüzünü gördüğümüz kanaatindeyim .Zira nispeten varlıklı eğitimli kesim belki utandığı için , belki  aile birliği yara almasın diye, çeşitli nedenleri olabilir, o kesimdeki şiddetinden bilinmediği, konuşulmadığı görünür olmadığı kanaatindeyim. Çok çaresi kadınlar da dile getiremiyorlar. Ama genel olarak artık kadınlar susmuyor, anlatıyor, öne çıkıyor. Bence şiddet konusunda kadın bilinci arttı. Mesela Mor çatı yı hakikaten, kurucularını saygıyla sevgiyle bağrımıza basmamız gerekiyor, inanılmaz bir farkındalık yarattıkları için. Gelinen noktada her ne kadar bu aile bakanları bir de kadın Bakanlığı'ydı onun adı, aile yapıverdiler. Kadını hep aile içinde tanımlama, tarif etme, onun dışına çıkartmamak kaygısı var iktidarda. Buna rağmen onlar bile artık bazı gerçeklerin üstünün örtülemeyeceği kanaatindeler. Bunda islamcı feminist hareketin çok önemli rolü var. Bizler çünkü yalnız kadınlar hep öyle görünüyoruz; amaaan canım, bunlar da zaten böyle gelmiş böyle gider diye bakıyorlar, yaşam tarzları bunların böyle diye. Hayır, islamcı kadınlar da artık çok şiddetli bir itirazla ortaya çıkınca , kendi mecralarında bu oluyor çünkü. O  zaman üstünü örtemeyeceklerini gördüler. Her ne kadar Diyanet aracılığı ile bunu bastırmaya çalışsalar da o kadınların sesini, bastıramıyorlar. Çünkü mesela şöyle şeyler,  mesela bir defa vurmaktan bir şey çıkmaz, hayır çıkıyor. Bu arada tamamen gözleme dayalı ,araştırma değil ama gözleme dayalı bir şey söyleyeceğim. Kadın programları çok yakın zamana kadar bu konuda çok önemli bir işlev üstlendi. Yani kadına yönelik şiddeti daha görünür kıldı ,kadının şiddeti kabullenmemesi gerektiğine dair önemli sinyaller verdi. Bunlardan biri mesela Müge Anlı ve programıdır; her türlü şiddeti dışlayan, şiddete karşı duran, kadınlara da  karşı durmasını öğütleyen bir dil geliştirdi hani eksisi vardır, artısı vardır ayrı. Fakat aynı kanalda yayınlanan (Bunları ben bakılması gerektiğini düşünüyorum çünkü milyonlarca kadın buralardan besleniyor kadın ve erkek ) aynı kanalda yayınlanan Esra Erol'un programında şu yapılıyor : Kocan sana böyle davranmış olabilir ama bu senin evini bırakıp, çocuğunu bırakıp gitmen için bir sebep mi, olur mu böyle şey, sen nasıl bırakır gidersin evladını, sen nasıl bırakır gidersin diye kadınlara tam tersi....Yani şunu demiyor yani dayak yersen de sus demiyor. Ama günün sonunda söylediği şey buraya varıyor. Sen nasıl bırakırsın evladını? Sen nasıl bırakırsın? Evladını da alıp, gitmiş mesela , Sen nasıl bırakırsın kocanı? Sen nasıl bırakırsın şeyini, ha ne yapacaksın? Boşanma davası açacaksın. Boşanıncaya kadar bu şiddete maruz kalacaksın belki , hakarete, psikolojik şiddete maruz kalacaksın ama olsun!!! En çok kullanılan kavram aile birliği. şimdi buralarda çok ciddi sorunlar var. Yani ben işte islamcı kadınların, feministlerin yanı sıra zaten seküler kesimdeki tüm kadınların belli bir bilince ulaştığını görüyorum ve düşünüyorum ama bir yandan da iktidarın bunu geriletmek, o islamcı bakış açısını hakim kılmak için her türlü mecrayı, platformu, olanağı kullandığını da görüyorum. Yani kazanılmış bir mücadele yok ortada onu demeye çalışıyorum. Kazanılmış bir mücadele yok, daha yolumuz çok uzun, devam. 

 

ÇİGDEM ANAD;  şimdi Ayşenur özellikle Diyanet İşleri'nin bu konudaki müdahalesini, telkinini vurguladı. Diyanet işlerine tarikatların ve cemaatlerin de  baskı yaptığını görüyoruz. Özellikle bu İstanbul Sözleşmesi'nin uygulanmaması için. Bu konuda da hatta telkinleri o kadar etkili oldu ki ; Diyanet İşleri Başkanlığı 4 Partiye mektup yazdı. Bu sözleşmeyi uygulamayın diye ,Cumhurbaşkanı da tekrar gözden geçireceğiz dedi. Şimdi İstanbul sözleşmesini kazanımlarını bir avukatla konuşuruz da,  şunu sormaya çalışacağım bu tarikatları ve cemaatlerin etkisini sadece kadın meselesinde görmüyoruz. Bunu toplumun her alanında yönetimin her kademesinde onların müdahil olduğunu görüyoruz. Basın da, medya da bu müdahale, tarikatların ve cemaatlerin ağırlığı ne kadar sorgulanabiliyor? Ne kadar üzerine konuşulabiliyor?

 

ÖZLEM GÜRSES; Bir kere bu tarikatların ağırlığı meselesi ya da siyasete müdahil olması yada siyasetin tarikatların içinden yeşermesi meselesi yeni bir şey değil.  Ben yanlış mı hatırlıyorum ,pek çok merkez sağ Parti'nin içinde Anap olsun, DYP olsun, AP olsun, ne bileyim birçok merkez sağ partinin içinde cemaatlerden beslenerek ya da tarikatlerden beslenerek gelen bir sürü siyasetçi vardı ya da onların içinde kalmaya devam ederek siyaset yapan. Buradaki temel mesele bu yapıların giderek büyümüş, para kazanmış ve daha da güçlenmiş olması. 

 

AYŞENUR ASLAN; Türkiye'de yönetime gelmiş bir grubun arka bahçesinde olması tamamen. 

 

ÖZLEM GÜRSES; Evet bu noktaya gelmiş olması. 

 

AYŞENUR ASLAN; iktidarın bileşeni haline gelmesi.

 

ÖZLEM GÜRSES; İktidarın bileşeni olması. Bütün bakanlıklarda işte Sağlık Bakanlığında, Milli Eğitim Bakanlığı'nda, tabii sorgulanmıyor .Tam da Ayşenur ablanın söylediği sebeble. Yani çünkü al gülüm ver gülüm, yani herkes o kadar mutlu ki bu ilişkiden. Basının içinde üç beş tane, işte zaten gerçekleri yazmaya çalışan gazeteci veya medya organı varsa, onların içinde ancak sorgulanıyor. Bir Saygı abi kitap yazdı, menzil-tarikatın içinde neler neler olduğunu gördük yani menzil tarikatının Ankara temsilcisi, Ankara imamı onlar da öyle tarif ediliyormuş, Ankara imamı halen Diyanet İşleri Başkanlığının içinde çalışan kadrolu biri. Yani aynı anda hem devlet kademesinde çalışıyor, hem de şeyin Ankara temsilcisi, imamı yani hale bak yani, artık buraya gelmiş durumda. Kadın meselesinde ise bence şöyle bir şey oldu. Bir yandan modernizm,bir yandan seküler yeni hayatın dinamikleri ,bir yandan kadınların istihdamın içinde daha fazla bir şekilde yer yol bularak, hem aklına hem fikrine hem parasına puluna sahip çıkmaya çalışması, erkeklerle kadınlar arasındaki uçurumu giderek açtı. Kadınlar kendilerini çok geliştirdiler, yenilediler. Ayşenur Ablanın da dediği gibi kadın hareketi güçlendi, televizyon programlarından çok şey öğrendiler. Ama erkekler tam tersine bir Orta Çağ'da kalmaya devam ediyorlar, o kafaları bir türlü değiştiremediler. Ancak nasıl bu kadınları ikna edebilirler, işte Allah korkusu, kutsal aile yok, sen annesin işte sensiz bu çocuk büyür mü, o zaman ne olacak, bu evler dağılmasın, bütün bu mekanizmaların devreye sokulması, duygu sömürüsü ile yani ,ya baskıyla ya duygu sömürüsüyle, yok korkutarak, bu kadınları başka türlü ikna edebilir misin artık! Kendi aklına, fikrine, bedenine sahip çıkmaya başlayan kadınları başka türlü ikna etmenin yolu var mı? Aynı şey muhafazakar mahallede. Bir baktı türbanlı bacılarımız ;Bu muhafazakar erkeklerin hepsi başı açık kadınlarda evleniyorlar, modern kadınlarla. Ben hatırlıyorum. İlk itiraz buradan çıkmıştı. Pek çok benim  başörtülü arkadaşım demişti ki; bu ne ya biz hayatımız boyunca hani bir şeye girmişiz, nasıl denir ?Bir inancın içine. Veya neyse, bir vaade girmişiz kendimize dair, ama bu adamlar bizi bırakıp gitti. Boşananlar, işte başka kadınlarla evlenenler sonra taciz meselesine uyandılar. Hidayet Şefkatli Tuksal Ankara kadın hareketinin önemli feminist müslüman kadınlarından biri. Niye atıldı Yeni Şafak gazetesinden. Hatırlayın;  hangi yazıları yüzünden atıldı. Bugün Berrin Sönmez  gazeteduvar da mesela ne sen müthiş yazılar yazıyor. Saadet Partisi'nin içinde bu İstanbul sözleşmesine karşı çıkan bir sürü kadın var. Akıl almaz bir şey, nasıl olabilir böyle bir şey. Ve o inanılmaz yazılar yazıyor; siz ne yapıyorsunuz diye muhafazakar kadınlara yönelik. Veya Havle diye müslüman feminist bir kadın derneği var. Bütün Anadolu'yu dolaşıyorlar ve ne atölyesi yapıyorlar biliyor musun? Cinsel terapi atölyesi yapıyorlar. Aklına gelir miydi? Türbanlı kızların Çorum'da, Çankırı'da işte ne bileyim Trabzon'da bir cinsel terapi atölyesi yapacağı, yapıyorlar. Yani böyle bir kırılmanın içindeyiz. Siyaset burayı doğru okuyabilirse bugünkü siyasi temsilciler. Bugün ki siyasi temsilciler de , hepsi o eski kafa adamlar. Biz burada nasıl alacağız onu da bilmiyorum yani. 

 

ÇİGDEM ANAD; Tabii burada özellikle iki gazetecinin adını söylemem gerekiyor. Tarikat ve cemaatlerin ülke yönetimine ne kadar hakim olduğuna dair Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu "Metastaz" diye bir kitap yazdılar ve hiç hamaset yoktu burada, O kitapta tamamen gerçekler, gerçek olaylar ve gerçek durumlar gösterilmişti ve şu anda İkisi de cezaevinde.

 

AYŞENUR ASLAN; Ben de sevgili Çigdem bu paylaşımın sonunda, son olarak içerdeki gazetecilerden söz etmek isterim. Evet gerçekleri yazmanın bedelini öderken eşitiz. Çünkü gazeteci olarak, kadın erkek olarak, farklı yerlerde farklı kimlikler de olabiliriz ama eşitiz. Bu eşitliğin işte toplumun her kademesinde her yerinde olması için zaten mücadele ediliyor. Sevgili Barışlar, diğer cezaevindeki meslektaşlarımız bunun mücadelesi için zaten bir bedel ödüyorlar. Onları da hakikaten bir kez daha kadın haklarından söz etmişken, bu hakları içselleştirme  çabasında olduğunuda bildiğim, gerçek demokrat aydınlık kafalı insanlar olarak selamlamak istedim. 

 

ÖZLEM GÜRSES; Ben de hali hazırdaki infaz yasası ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. O kadar rezil bir yasa çıkartıyorlar ki ,Ayşenur ablanın selam gönderdiği bu onurlu ahlaklı erdemli gazeteciler içeride kalmaya devam edecek ama kadınlara çocuklara istismarda bulunmuş, dövmüş, sokak ortasında bıçaklamış ne kadar manyak, sapık varsa onlar tahliye edilecek. İçinize sindi mi diye sormak istiyorum izleyenlere , içlerine siniyor mu acaba? 

 

ÇİGDEM ANAD; Tam burada ne kadar sapık varsa dedi. Bu cinsel taciz, bunu da  mutlaka konuşmalıyız. Cinsel taciz, çocuklara tecavüz ,ensest neredeyse basında bir tabu gibidir. Öyle değil mi Ayşenur! Bu konu konuşulmaz, bu konu tartışılmaz, bu konu açılmaz. Oysaki Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri, şu anda kadınlar örgütleniyor, dayanışma içerisindeler ancak çocukların seslerini duyurabileceği bir yer yok. Çocukların haklarını koruyabilecek örgütler yok. Bu çok ağır bir yara ve sorun. Önce basın cephesinden bakalım, bu niye bir tabu ve biz bu tabuyu nasıl kırabiliriz? 

 

AYŞENUR ASLAN; Şimdi tabu olmasının nedenlerinden biri şu; bu konuda biz hep ne diyoruz ? Biz gazeteciyiz, gerçekleri anlatırız değil mi? Anlatırken elbette elimizde bizim veriler olmalı. Bu arada kulaklığım düştü ama yerine koydum. Bu konuda araştırma olağanüstü sınırlı arkadaşlar, bu konuda üniversitelerin de, bakanlıkların da ellerinde istatistik yok, araştırma yok, not yok. Hiç bir şey yok. Biz bunları üç, beş akademisyenin, birkaç yazarın, gazetecinin kişisel çabalarıyla öğrenebiliyoruz. Dolayısıyla bu hani.... ya bir şey geldi aklıma anlatmam lazım.  12 Eylül öncesi İsmail Cem gitti, TRT'deyim, Milliyetçi Cephe hükümeti geldi ve İsmail Cem'i aldılar , aşırı sağcı bir genel müdür geldi. Ben merkez haberlerdeyim, sıcak olaylar masasındayım. "sen kadınsın" diye beni hemen oradan aldılar. Zaten benim meslekte kadınlıkla ilgili ilk meselem böyle başladı. Beni kültür sanat ve sosyal bilmemleler masasına verdiler. O zamanlar şöyle bir yöntem vardı; haftada en az iki özel haber yapmak zorundaydık biz. Ben de bir tane o zamanlar  bir bakanlığa bağlı sosyal araştırmalar merkezi'nin yaptığı bir araştırmayı ele geçirdim.  Ankara'da bentderesindeki genel ev kadınları ile ilgiliydi. Bu genel ev kadınlarının yaşları, ne zaman geneleve düştükleri, kaç yaşında evlendikleri, aile durumları, anne var mı, baba var mı, okuma yazma bilip bilmedikleri, eğitim durumları , çok sosyoekonomik durumlarını göstren bir araştırmaydı. Ben bunu haber yaptım, götürdüm müdürüme ; şöyle bir baktı, bilmiyorum şimdi bunu söylemem doğru mu de ama tam de bunu söyledi," ne yani dedi, şimdi TRT orospuların haberini mi verecek" dedi. " Hayır"  dedim , bir araştırmanın haberini veriyoruz biz dedim. Biraz tartıştık, martıştık sonra " tamam tamam" dedi, imzaladı götürdü. Ama gece haberlerinde yayınlanacak, Ana Haber'de tabii ki olmaz. Bu sefer gece haberlerini sunacak kişi  "Nasıl yani, ben orospuların haberini mi sunacağım diye karşıma çıktı. Dedim ki ,burada zaten bu kelime geçmiyor, burada kam spiker dediğimiz bizim sunuş kısmında da öyle bir şey yok, işte genelev kadınlarından falan söz ediyor. 

 

ÇİĞDEM ANAD; sunucu erkek miydi, kadın mıydı? 

 

AYŞENUR ASLAN;  erkekti, hepsi erkekti muhataplarımın. Sonuçta ama ben kavga da etmedim, ama inat , o zaman da çok inatçıydım, o haberi okuttum.TRT  tarihinde ilktir, sondur. Böyle bir araştırmayı TRT de bile yayınlatmış bir kadın olarak söylüyorum, önümüze araştırma geldi de yayınlamadık değil. Türkiye'de mesele şu;  merkezi idarede, akademide bu konuda çok utangaç ,çok suskun, çok kör, çok sağır. O kadınları görmediler, duymadılar, tabu onların kafasında. Onu aşan bir rapor olabilse, bir araştırma olabilse, bir iddia olsaydı, inan bana yayınlardık. Bu gerçekten Türkiye'nin en ciddi yararlarından biridir, Çünkü Anadolu'nun çok önemli bölümünde, arazi daha fazla dağılmasın başka ellere gitmesin , o küçücük paralar başka yerlere gitmesin diye akraba evlilikleri bir tür ensest zaten.

 

 ÇİGDEM ANAD; Ayşenur bir derneğin hakkını yememek istiyorum. Türkiye kadın federasyonları başkanı Canan Güllü ile konuştum; bu konuda en fazla araştırmayı yapan onlar, ensest konusunda, çocuğa tecavüz konusunda. Fakat bu konuda önlerinin nasıl kesildiğini, devletin bundan nasıl rahatsız olduğunu hatta hatta Finlandiya'dan kendilerine bu konuda araştırmalarını desteklemek  için fon verilecekken, bu fonun nasıl kesildiği, tarikatlardan ve cemaatlerden ne tehditler aldıklarını anlattı Canan Güllü. Ve yapabildikleri, kendi imkânlarıyla yapabildikleri araştırmada 100 çocuktan araştırma yaptıkları ( cinsel tacize uğrayan)100 çocuktan 40'ının enseste tecavüze maruz kaldıklarını söyledi. Ancak bu çalışmayı sürdüremediklerini, baskılar nedeniyle ifade etti. 

 

ÖZLEM GÜRSES; işte tam da senin söylediğin sebeble yayınlanmıyor zaten Çiğdem. Yani öyle bir haldeyiz ki o medya organında çalışan her 10 kişiden 4'ü yapmış. istismara uğramış, ya da yapanı da katarsak yani her on kişiden dördü yapmış. Belki kendisi tacizci. Bilmiyoruz ki bunları. Ya da yaşamış, ya da şahit olmuş. Tabii ki bunu saklamak isteyecekler . Ne yazık ki kadınlar da bu haberleri okumak istemiyor. Ben en çok ona üzülüyorum yani bu haberlerin işte bir şey çirkin bir ölçü olacak ama reytingi de yok. Tirajı da yok, kadınlar da bakmak istemiyor. Sebebi şu; Çünkü kadınlar Türkiye'de ne adalet sistemine, ne erkeklere,ne topluma güveniyorlar, güvenemiyorlar. Yani bunların hiçbirine güvenemedikleri için sadece unutmak istiyorlar. Yani tekrar tekrar bunu anlatıp, aynı yaraları yaşayıp, hiçbir yere varmayacak bir mücadele... öyle düşünüyorlar. Çünkü pek çok kadın öyle düşünüyor ve çevrelerindeki pek çok insan da onlara öyle telkinde bulunuyor zaten. Yani biliyorum, var çevremde, " ya boş ver, unut boş ver, unut" İşte bu da böyle bir acıdır, üstesinden gel, bu çünkü yargıya gitse çıkmaz sokak. Dayak yiyen kadınlar evlerine dönebildiler mi ya bu ülkede senelerce? Babaları kapının önüne koydu bizzat, git kocanın yanına diye. Öyle değil yani? Dolayısıyla neyin haberini kime yaptırıyorsun yani? Bilmiyorsun ki belki çalıştığın editör öyle biri. Bilmiyorsun ki , ya istatistiğin dehşetine bakar mısın! Yani o realite programlarında çok eleştirdiğimiz üç, beş yerde bunlar böyle bir yani şiddetin pornografisi gibi neredeyse gündeme gelmeseydi, bu kadar kamusal alanda çıkacak mıydı bu işler? Hiç çıkmayacaktı, yani çok sıkıntılı bir alan, yani maalesef arttı biliyorsun değil mi, karantina günlerinde  o da arttı. Saadet Özkan ile konuştum, Uçim derneği başkanı, öğretmen var ya bu cinsel istismarı ortaya çıkartan, bir dernek kurdu cinsel istismarla ilgili Saadet Hoca. Saadet Özkan dedi ki; anneler ilk defa bazı şeylerin farkına vardı Özlem Hanım dedi. 7/24 o çocuklar ile o adamlar aynı evde yaşamaya başlayınca, meğer evde neler olup bitiyormuş, bunu fark ettiler . O kadar çok vaka. 

 

ÇİGDEM ANAD; Evet, sana yeni haber Ayşenur Aslan. Bunun üzerine gidersin. Şimdi biz Bir umutlu bitiriş yapalım. Çünkü kadın eylemlerinde 8 Mart'ta çok farklı çevreden kadınların dayanışma içerisinde olduğunu görüyoruz ve bu kadın hareketinin büyüdüğünü görüyoruz. Şöyle sorayım, iktidar kadınlardan çekinmeye başladı mı Ayşenur? 

 

AYŞENUR ASLAN; başladı, bunu çok sıkılgan bir şekilde gösteriyor ve yapıyor ama başladı. Bu İstanbul sözleşmesine tarikatların, cemaatlerin Akit gazetesinin bütün bastırmasına rağmen hala sözleşmeyi yırtıp çöpe atamaması çok istediği halde belki de bunun bir göstergesi. Kadınlar susmuyorlar, bakın zinde güç diye bir kavram vardır. Bir toplumda en çok talebi olan çünkü en çok ezilen, sesini duyurma ihtiyacı en yüksek olan kesim zinde güçtür. O öne çıkar. Türkiye'de bu kadınlar ,Türkiye' den talepleri var. Dolayısıyla kadınlar susmuyor ve susmayacak. İktidar bunun farkında işte oradan, buradan bir mevzi kazanmaya çalışıyor. Buradan dolanıp, diyanetle bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ama umarım başörtülü başörtüsüz, eğitimli eğitimsiz, aksanlı aksansız bütün kadınlar en azından kendileri için bir araya gelirler. Ben bu potansiyeli görüyorum.

 

 ÇİGDEM ANAD; Sen Özlem?

 

ÖZLEM GÜRSES; ödleri kopuyor, akılları çıkıyor, ya ben öyle düşünüyorum.

 

Çünkü bizzat kendi içlerinde de bir tartışma var yani ben zannetmiyorum ki; Sümeyye Erdoğan mesela beyefendiye bizzat babasına İstanbul sözleşmesi ile ilgili fikirlerini söylemiyor. Kadem'in içinde çok ciddi bir tartışma var. Yani çünkü diyorum ya sana kadınlar muhafazakar kadınlar bu meseleyi anladılar. Yani dönüp dolaşıp dayağı yiyecek olanların yine kadınlar olduğunu, nerden  dolaşırsan dolaş, hangi sokaktan girersen gir, çıkacağımız meydan aynı meydan. Hepimiz Taksim'de İstiklal Caddesi'nde 8 Mart gecesi buluşuyoruz, bu böyle yani, her yol oraya çıkıyor yani bunu gördüler. Dolayısıyla bence o kız çocuklar bu muhafazakar adamları eğiticek, değiştirecek ,dönüştürecek diye umuyorum. Onlar daha fazla fırsat eşitliği buldukça, daha fazla seslerini yükselttikçe  bu babalar daha fazla huzursuz olacaklar. Ama öyle, yapacak başka bir şey yok. Kadın dünyanın her yerinde daha yapıcı daha cesur daha inatçı daha dirençli. O yüzden de bence bir şey değişecekse onu kadınlar yapacak. Ben kadınlara çok inanıyorum.

 

ÇİGDEM ANAD; çok çok teşekkürler ediyoruz, ediyorum.

 

ÖZLEM GÜRSES; Bu ekranı bize veren, bu fırsatı sunan başta sen olmak üzere tüm basın emekçisi arkadaşlarımıza inatla seslerini duyurmaya, çalışan her mecradan meslektaşlarımıza ben buradan sevgiler selamlar gönderiyorum.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook