WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

Çiğdem Anad: Bizim Hikayemizden sevgiler selamlar. Bizim hikayemizde kadınların hikayesini anlatıyoruz. Kadınlar hayatın her alanında erkeklerden farksız mücadele ederken, bir de erkeklerin şiddetine, zihniyetine karşı mücadele ediyorlar. Bu hayatı kadın erkek eşit koşullarda nasıl yaşayacağız soruyoruz. Bugün de DİSK genel başkanı Arzu Çerkezoğlu'na soracağız? Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aynı zamanda siz uzman doktorsunuz, bir annesiniz. Bir kadın olarak bugüne kadar mutlaka bir çok zorlukla karşılaştınız ve karşılaşıyorsunuz. Öncelikle sizden başlayabilir miyiz; bu zorlukları nasıl aşıyorsunuz?

 

Arzu Çerkezoğlu: Merhabalar, ben de bir kadın olarak bütün kadınların Türkiye'de yaşadığı aslında tarihsel olarak bütün kadınların yeryüzünde yaşadığı zorlukların bir kısmını kendi kişisel hayatımda da yaşıyorum. Yani öğrencilik hayatından meslek hayatına kadar süren, mesela hekimlik zorlu bir meslektir. BIr kadın olarak özellikle 24 Saat çalışılan işyerleri olması itibariyle bu meslekte aynı zorluklar yaşadık,yaşamaya da devam ediyoruz . Sendikal örgütlenme sürecinde kadın işçiler olarak yaşadığımız zorluklar çokça biliniyor zaten. Hayat bir bütün ama sonuçta bir taraftan hayatta kalmak için bir mücadele, bir taraftan da hakkımıza hukukumuza sahip çıkmak için ve varolan bütün eşitsizliklere, tabii ki bir kadın olarak da toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı yanyana geldikçe, örgütlü oldukça bu zorlukları aşabildiğimizi düşünüyorum. En azından benim deneyimlerim, Disk içerisindeki örgütlenme çalışmaları, ortak mücadelemizde  bunu doğrular nitelikte. 

 

Ç.A.: Bu zorluklara adım adım, özellikle çalışma hayatındaki kadınların zorluklarına adım adım bakacak olursak; özellikle bu covit19 salgını döneminde işsiz kalan binlerce kişi daha oldu. Kaç kişi işsiz kaldı? Kaç bin kişi daha işsiz kaldı ve bu işsiz kalanlar içerisinde kadınların oranı ne? 

 

A.Ç.: İstihdam açısından bakıldığında covid-19 ile birlikte bütün dünyada ve Türkiye'de bir deprem yaşanıyor. Yani Covit19 ile ilk günden itibaren öngörebiliyorduk zaten bunu. Sadece sağlık krizi değil, bu kadar büyük bir pandemi aynı zamanda çok ciddi ekonomik ve toplumsal yıkama yol açacak tahmini yapılıyordu. Ilk günlerde hatta Uluslararası Çalışma Örgütü çeşitli rakamlar söylemişti. Tüm dünyada işte şu kadar milyon işçi işini kaybedecek diye. Sonra o rakamları da bir kaç katına revize etmek durumunda kaldı. Ilk başta öngördüğümüzden de daha büyük bir deprem yaşanıyor çalışma hayatında. Türkiye bu sürece olağan koşullarda yakalanmadı, onu söylemek lazım yani Türkiye ekonomisi 2018 yılı Ağustos ayı itibariyle zaten ülkeyi yöneten siyasi iktidarın ekonomik politikaları sonucu bir krizin içerisinde girmişti. Biz bu krizin bütün yıkıcı etkilerini; işsizlikten ücretlerin baskılanmasına, gelir dağılımı adaletsizliğine kadar yaşıyorken, bir de covit 19 pandemisine yakalandık. O  yüzden biz de sonuçlar biraz daha dramatik ve biz TÜİK'in açıkladığı, biliyorsunuz her ayın 10'unda açıklıyor TÜİK, i̇şsizlik ve işgücüne dair rakamlarla İLO'nun uluslararası çalışma örgütünün covit19 koşullarında önerdiği ve doğrudur dediği hesaplama yöntemi ile yani sadece geniş tanımlı işsizlik değil aynı zamanda revize geniş tanımlı işsizlik yani  iş gücündeki kayıp, istihdamdaki kayıp ve çalışma saatlerindeki düşüş yani kısa çalışma uygulaması; istihdamda görünen ama iş başında olmayan milyonlarca insanın varlığını, bütün bunları da hesaplayarak işsizliği hesapladığımızda gerçekten Türkiye'de son derece vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Yani işsizlik ve iş kaybı 14 milyona kadar çıkmış durumda 14 milyonu aşmış durumda, oran olarak baktığımızda %40 ların Üzerinde şu an Türkiye'de. Bu covit19 etkisiyle birlikte hesapladığımız zaman. Covit 19 etkisini çıkarsak bile geniş tanımlı işsiz sayısı 10 milyonun üzerinde.Türkiye'de bunu artık herkes kabul ediyor.Bunun içerisinde kadınların oranı ise yani kadın işsizliği zaten ürkütücü boyutlardaydı.Özellikle büyük kentlerdeki genç kadın işsizliği, tarım dışı genç kadın işsizliği %30'un üzerine çıkmıştı pandemi sürecinde şu anda yüzde 40 lara kadar tırmanmış durumda. Yani bu süreçte bir bütün olarak işçiler işini kaybetti ama kadın işçiler daha fazla kaybetti. Yani çok rakama boğmayayım ama birkaç şey söylersem; iş gücüne katılım açısından baktığımızda, son bir yılda yani Haziran 2019'da kadınların işgücüne katılımı yüzde 34.7 ama Haziran 2020'de yüzde 30.8 yani 7 puan düştü. İstihdama katılım daha doğrudan bir veri olması açısından, kadınların istihdama katılımı bir yıl önce Haziran 2019'da yüzde 29 civarı diyorduk. Bu oran Haziran 2020'de yani pandemi etkisiyle birlikte düşündüğümüzde yüzde 26'lara kadar gerilemiş durumda. Yani bütün veriler aslında kadın işgücünün erkeklere göre kovit 19 koşullarından daha fazla etkilendiğini gösteriyor. 

 

Ç.A.: İşveren neden öncelikle kadınları işten çıkarıyor, her dönemde? 

 

A.Ç.: Aslında her dönemde, bütün kriz dönemlerinde, bu ekonomik kriz olabilir, bu bölgesel bir kriz olabilir,savaş olabilir veya şu an yaşadığımız gibi bir pandemi süreci olabilir. Işverenler her zaman çalışma hayatındaki en zayıf kesimleri; hem daha güvencesiz, ucuz işçilik politikalarının hedefinde görürler. Yani bu tür süreçlerde örneğin kayıtdışı çalışma açısından baktığımızda, ya da güvencesiz çalıştırma açısından baktığımızda hep kadınlarda daha fazla arttığını görürüz. Işten çıkarmalar açısından baktığımızda da. Yani çalışma hayatının, işgücü piyasasının zayıf unsurlarının kadınlar başta olmak üzere hep bu politikalardan daha fazla etkilendiğini görürüz. Yani kadınları işten çıkarmak daha kolaydır. Kadınlar daha kolay eve gönderilebilir. Zaten çalışmasa da olur diye  bakılmaktadır. Öncelikle erkeklerin işi güvence altına alınmaya çalışılır. Kadın hep aile bütçesine yardımcı olmak için çalışır. O bütçenin bir parçası olmak için çalışmaz mesela. Dolayısıyla bu bakış açısının kendisi. Ayrıca kadınlarda kıdem her zaman daha düşüktür yani kadın işçilerde kıdem oranı erkeklere göre hep daha düşük olduğu için işten çıkarma maliyeti de işverenler açısından daha düşüktür. Bütün bunlar yani çalışma hayatının bütününde kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler, işten çıkarma sürecinde de işverenler için kadın işçileri işten çıkarmak daha kolay , ve daha az maliyetli bir yol olarak görülür. 

 

Ç.A.: Kayıtlı çalışan kadınların sayısı erkeklerle kıyaslandığında 4 misli daha az. Yani  4 erkek kayıtlı çalışıyorsa, 1 kadın kayıtlı çalışabiliyor. Bu ne demek oluyor ; kadınlar hangi haklarını kaybediyor! Tazminat hakkını kaybediyor, iş kazası sigortası hakkını kaybediyor, doğum izni hakkını kaybediyor, sendikal örgütlenme hakkı olmuyor. İşsiz kaldığında da işsizlik sigortası alamıyor. Tamamen sosyal güvencelerden yoksun hale geliyor. Bu şartları kadınlar neden kabul ediyor, işveren kadınları kayıtsız çalıştırmayı nasıl gerekçelendiriyor?

 

A.Ç.: Kayıt dışı çalıştırma Türkiye'de ekonominin çok önemli sorunlarından biri. Yıllardır hep kayıtdışı ile mücadele adı altında çeşitli programlar hayata geçiriliyor, en son yüzde 30 lara kadar düşmüş bir kayıtdışı çalışma vardı, pandemiyle birlikte bu oranın çok arttığını biliyoruz. Yüde 40'lara kadar. Kayıtdışı çalıştırmanın hedefinde biraz önce de söylediğim güvencesiz ve ucuz işçilik politikalarının hedefinde hep kadınlar var. O nedenle işverenler kadınları kayıt dışı çalışmaya yönlendiriyor, kadınlar daha fazla kayıt dışı çalışmaya maruz kalıyor. Oranları biraz önce siz söylediniz; Kayıtdışı çalışma demek bütün sosyal güvenlik haklarından, kazanılmış bütün tarihsel haklardan mağdur olmak demek. Sendikasızlık demek, ücretli izin hakkının olmaması demek, kıdem tazminatı hakkı olmaması demek vesaire. Kadınlar zaten o kadar zor iş bulabiliyor ki, o kadar zor çalışma hayatına katılabiliyor ki birçok engeli aşarak yani evin içindeki engelleri, tarihsel engelleri, toplumsal engelleri yani önüne konulan bütün duvarları aşarak zaten çalışma hayatına dahil olabiliyor işte oranlar ortada ve böylesi bir süreçte de kayıtdışı gibi bir tümüyle bütün haklarını kapının dışında bırakıp işyerine girmeyi daha kolay kabul etmek zorunda kalıyor. İşverenler de bunu bildiği için işçi sınıfının en zayıf kesimlerinden biri olduğu için kadınlar, kadınlara bu dayatılıyor. Kadınlar da çalışmak için, evine üç kuruş para götürebilmek için de bu kayıtdışı çalışmayı çoğu kez kabul etmek zorunda kalıyor. Oysa, biz karşılaştığımız birçok iş yerinde işçi arkadaşlarımıza hakkını hukukunu anlattığımızda ve neden böyle çalışıyorsunuz dediğimizde ; ki birçok kayıt dışı çalışan işçi arkadaşımız özellikle kadınlarda bu çok yaygın, işte bir asgari ücret var mesela bir ortalama ücret haline gelen, asgari ücretin bile çok altında çalışıyorlar. Yani bugün asgari ücrete bile ulaşamayan milyonlar var Türkiye'de. Bunun çok önemli bir kısmı kadın işçiler ve kayıt dışı çalışan kadın işçiler. Yani yasal olarak hatta kayıtlı çalışanlarda bile kağıt üzerinde asgari ücret alıyor gibi görünüyor ama işte onun bir kısmını daha sonra çıkartıp iş verene geri vermek zorunda kalıyor çünkü başka türlü çalışma şansı yok. Dolayısıyla bütün bu eşitsizlikler kadınları kayıt dışı çalışmaya mahkum ediyor diyebiliriz. 

 

Ç.A.: Toplumsal cinsiyet eşitliğini tanıyan İstanbul sözleşmesi üzerinde de bir yandan fırtınalar kopuyor. Bu sözleşme aynı zamanda kadınlarla erkeklerin eşit ücret almasını sağlayacak bir sözleşme. Eşit fırsat eşitliği kadınlarla erkeklere eşit fırsat eşitliği verecek bir sözleşme. Neden bu kadar fırtına kopuyor? Kadınlarla erkeklerin çalışma hayatında da eşit koşullara sahip olması istenmiyor mu?

 

A.Ç.: Tabii, aslında sözel olarak baktığımızda kimse böyle bir şey ifade etmez. Tam tersine  Çalışma bakanlığının da, ülkeyi yöneten siyasi iktidarın da kadın erkek fırsat eşitliği konusunda çeşitli çalışmalar, toplantılar yaptığını duyuyoruz. Bir kısmına bizler de davet ediliyoruz ama gerçek hayat böyle değil. Yani bir taraftan özellikle çalışma hayatında eşitsizlikler giderek daha fazla derinleşiyor. Çünkü kadın işçiler ile erkek işçiler arasındaki eşitsizliği yaratan koşulları ortadan kaldıracak bir çalışma yapılmıyor. Bu konuda somut politikalar hayata geçirilmiyor yani temel yapısal sorunların çözümüne dair adım atmazsanız, bir takım çağrılarla  ya da sadece bir farkındalık çalışmalarıyla bunu ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Kaldı ki toplumsal hayatın bütününde aslında kadın ve erkeğin eşit olmadığına dair, bu ayrımın fiziki olarak ya da fıtratında olduğuna dair ifadelerin ülkeyi yöneten en üst düzeylerden sürekli söylenmesi yine Örneğin son süreçte çok fazla artan kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri konusunda gerekli yaptırımların, cezaların hayata geçirilmemesi, bütün bunlar toplumsal bir algı yaratıyor. Toplumun vicdanında bir karşılığı var. Dolayısıyla İstanbul sözleşmesi üzerinde kopartılan fırtınaların da altında aslında bu bakış açısı var. İstanbul sözleşmesi son derece önemli; kadınlar açısından, bütün kadınlar açısından, işçi kadınlar, çalışan çalışmayan, ev kadınları, bütün kadınlar açısından son derece önemli ve bunun tartışmaya açılması bile aslında son derece büyük bir hata ve son derece büyük bir olumsuzluk. Zaten kadınlar yani her siyasi görüşten, her toplumsal kesimden kadınlar bu konuda çok açık bir biçimde tutumunu tavrını ortaya koydu. O nedenle de iktidar bu konuda kısmi de olsa bir geri adım atmak zorunda kaldı ama burada temel mesele bu bakış açısının yani kadın ve erkeğin eşit olmadığı bakış açısının toplumun bütün ündeki yansımalarını ortadan kaldıracak ve her alanda, çalışma hayatı başta olmak üzere bu eşitsizlikleri ortadan kaldıracak somut adımlar atılması lazım. Biz  İstanbul sözleşmesine ilişkin DİSK olarak çok net bir tutum ortaya koyduk işyerlerinde. Örgütlü olduğumuz bütün iş yerlerinde, belediyelerden fabrikalara kadar kadın arkadaşlarımız, kadın işçiler iş yerleri önlerinde İstanbul sözleşmesine sahip çıkan açıklamalar yaptık. Bu irademizi çok net ortaya koyduk diğer bütün kadınlarla birlikte ve bu anlamda Türkiye'de kadınlar İstanbul sözleşmesi yaşatır diyerek başta yaşama hakkına sahip çıkmak açısından çok net bir irade ortaya koydu ve ülkeyi yöneten siyasi iktidarın da bunu görmesi ve İstanbul sözleşmesini tartışmaya açmak yerine tam tersine toplumsal hayatın bütününde yaşadığımız eşitsizlikleri ortadan kaldıracak adımlar atması gerekmektedir. 

 

Ç.A.: Siyasi yapı, siyasi kurumlar, siyasi sistem kadınların konumunu her alanda  etkiliyor, çalışma hayatına katılımlarını da  etkiliyor. Türkiye'de son 20 yıldır yaklaşık 20 yıldır hüküm süren otoriter yapı, muhafazakar yapı , bu sistem kadınların çalışma hayatına katılımını nasıl etkiledi son 20 yıllık süreçte?

 

A.Ç.: Yaklaşık 20 yıldır Türkiye'yi adalet ve kalkınma partisi iktidarları yönetiyor. Bütün dünyada da aslında mevcut sistemin, dünyadaki süreçten de kopuk olmadığının altını çizmek isterim yaşadıklarımızın. Bütün dünyada mevcut sistemin krize girmesi nedeniyle aslında tüm dünyada baskıcı otoriter rejimlerin yönetimlerin daha fazla yükseldiği bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye'de de baskıcı otoriter ve giderek bütün karar mekanizmalarını tek bir yerde toplamayı hedefleyen ki biliyorsunuz bir rejim değişikliği de yaşanıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında yeni bir rejim inşa ediliyor ve bütün karar mekanizmaları tek bir merkezde, tek bir kişide toplanıyor. Bu aslında toplumun işçilerin emekçilerin kadınların gençlerin, bütün toplumsal kesimlerin karar mekanizmalarına katılımının önünü kesen bir süreç ve bunun sonucunda da daha baskıcı, otoriter ve muhafazakar bir yönetim anlayışı var.  Bu tabii ki en fazla kadınları etkiliyor. Yani kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin bu dönemde bu kadar çok artması o nedenle tesadüf değildir.Çalışma hayatında da yine aynı şekilde kadınlara yönelik baskının, mobingin, taciz vakalarının daha fazla artması yine tesadüf değil.  Bu aslında kadınların çalışma hayatına katılımının da önünü dolaylı bile değil, doğrudan engelleyen bir şey. Çünkü toplumdaki bu algı yani kadın evden çıkarsa, çalışma hayatına katılırsa yaşanan bütün bu süreçten daha fazla etkilenecek, o zaman mümkünse kadınlar çalışmasın, kız çocukları okumasın anlayışının yaygınlaştığı bir sonucu ortaya çıkarıyor. Ama diğer taraftan da ekonomik kriz öyle bir duruma geldi ki Türkiye'de; artık bir hanede 1 kişinin çalışarak 4 kişinin, 5 kişinin hayatını devam ettirmesi de mümkün değil. Türkiye'de ortalama hane büyüklüğü üç buçuk, çalışan oranı giderek daha fazla artmak zorunda yani kimi zaman kayıt dışı, yarı zamanlı sigortasız da olsa çalışma zorunluluğu ekonomik kriz nedeniyle bir taraftan arttı ama diğer taraftan kadınları mümkünse evden yarı zamanlı, kısmi zamanlı sigortasız, sendikasız, kayıtdışı biçimlerde ve ucuz işgücü olarak gören bir yaklaşım söz konusu.

 

Ç.A.: İşyerlerinde şiddetin, mobingin, tacizin artmasını siyasal yapıyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Nasıl bir bağ var aralarında?

 

A.Ç.: İçinde yaşadığımız, içinden geçtiğimiz siyasal ve toplumsal sürecin çok doğrudan bir bağlantısı. Çünkü iş yerleri dediğimiz şey de ya da ya da işyerlerinde çalışan kadınlar ve erkekler de bu toplumsal hayatın ve bu toplumun bir parçası. Dolayısıyla toplumun bütünün de yaşanan bütün sorunlar aslında ama esas olarak bu ayrımcılık politikaları, bu zihniyetin kendisi iş yerlerine de doğrudan yansıyor.  Kadın işçiler ile erkek işçiler arasındaki ilişkilerin daha farklılaşmasından, kadın işçiler üzerindeki baskının, mobingin daha fazla artmasına çok doğrudan yol açıyor. Bununla ilgili tabii ki öncelikli  sorumluluk kamudadır, ülkeyi yöneten siyasi iktidardadır. Yani iş yerlerinde bu konuda herhangi bir sorun yaşandığında, bir kadın işçi örneğin bir baskıya maruz kaldığında, mobinge maruz kaldığında bununla ilgilili gerekli yaptırımların uygulanması. Tabii ki diğer taraftan sorumluluk işçilerin örgütü olan sendikalardadır. Sendikalı iş yerlerinde örneğin biz bu konuda gerekli bilgilendirmeleri yapıyoruz, hem de bir işyerinde böyle bir sorun yaşandığında buna çok doğrudan müdahil olabiliyoruz ama Türkiye'de işçi sınıfının müthiş bir sendikasızlığa , örgütsüzlüğe mahkum edildiğini düşünürsek, 12 Eylül 1980, 24 Ocak kararlarından sonra uygulanan bütün politikalar bugün bize yaşattıkları Türkiye sonucunu ortaya çıkarttı. Dolayısıyla sendikalar olarak bizim de bu konuda önemli sorumluluklarımız var, ama  asıl olarak binlerce ve milyonlarca işçinin örgütsüz sendikasız olduğunu, kayıtdışı olduğunu düşünürsek; devletin Çalışma Bakanlığı'nın, kamunun, siyasi iradenin bu konuda çok büyük sorumluluğu olduğunun altını çizmek istiyorum. Yani sorunuza dönersen; toplumdaki bu süreç iş yerlerine doğrudan yansıyor ve sonuçlarını da yaşıyoruz.

 

Ç.A.: Şimdi iş yerleri, işçi seçiminde özellikle kadın işçi seçiminde muhafazakar olup olmadığına göre, kadınların muhafazakar olup olmadığına göre bir ayrımcılığa gidiyorlar mı ?

 

A.Ç.: Bunu doğrudan yaşadığımızı söyleyemem. Biz geçtiğimiz yıl Türkiye işçi sınıfı araştırması yapmıştık. Onun sonuçları çok çarpıcıydı. Yani sadece DİSK üyeleri arsında değil  yani bütün Türkiye'de 40 ilde geniş bir araştırmaydı. Bugüne kadar yapılmış en geniş kapsamlı, Türkiye'de işçilerin birçok parametrede durumunu ortaya koyan bir araştırmaydı. O araştırma verilerinde kadınların, kadın işçilerin çok ciddi biçimde ayrımcılığa uğradığını ve bunu beyan ettiklerini gördük. Bunun içinde tabii muhafazakar politikaların sonucu olarak da işe alım süreçlerinden başlamak üzere bazı ayrımcılıklar var ama esas olarak kadın olduğu için ayrımcılığa uğradığını özellikle bütün kadın işçiler çalışan kadın işçiler bunu ifade etti, bunun altını çizmek isterim. Yani işe  alım süreçlerinden başlayarak  aslında çok ciddi bir ayrımcılığa maruz kaldığını, işte dini inancı milliyeti, kökeni itibariyle çok ciddi ayrımcılıklara maruz kaldıklarını işçi arkadaşlarımız ifade ettiler. Dolayısıyla, kadınlar çalışma hayatında bir bütün olarak aslında işe alım sürecinden başlayarak ciddi bir ayrımcılığa maruz kalıyor.   

 

Ç.A.: Muhafazakar ailelere baktığımız zaman genellikle kadınların çalışması için babalarından ya da kocalarından izin almaları gerekiyor. Diyelim ki bir kadın babasından ve kocasından izin almadan çalışmaya başladı. Bu durumda o baba ya da o koca iş yerine gelip müdahale ediyor mu? işvereni tehdit ediyor mu kızımı ya da  karımı işten çıkar gibi.  Ailelerin etkisi ne kadar olabiliyor? Aileler derken burada tabii kocaları babaları belki abileri kastediyorum. 

 

A.Ç.: Kadınların zaten çalışma hayatına başlaması, çalışma hayatına katılabilmesi açısından öncelikle aşması gereken engel aile içindeki engel. Yani eğer baba, koca veya abi bir engel varsa, önce evin içinden başlıyor bu. Dolayısıyla bunu aşmak ve çalışmaya karar vermek bu engelleri aşmak ve çalışma hayatına girmek zaten iş bulabilmek her şeyden önce ve çalışmaya başlamak birçok engelin aşıldığını gösteriyor ama buna rağmen babanın ya da eşin izni olmadan çalışma durumlarında da bu baskılar aslında evin içinden başlıyor benim gözlemim o yönde. Evin içinden gitmeyeceksin, çalışmayacaksın diye engellemeler başlıyor, bu zaman zaman iş yerine kadar yansıyor. Biz , sendikalıysa o iş yeri en azından kadın arkadaşımızın bu duvarı aşabilmesi için destek olmaya çalışıyoruz. Benim bu konuda kişisel deneyimlerim de var açıkçası. Babalarla konuşmalar. Bir kadın sendika yöneticisi olarak  daha fazla bu tür sorunlarla doğal olarak karşı karşıya kaldım. Bugüne kadar bunları aşmak noktasında olabildiğince destek olmaya çalışıyorum ve çoğu zaman da aşabiliyoruz ama ben biliyorum ki; Türkiye'nin dört bir tarafında İşte o merdiven altı atölyelerinde çalışan sendikasız sigortasız kayıt dışı çalışan birçok kadın işçi arkadaşımız bu engeli daha evin içinde aşmakta zorlanıyor. Tutun ki belli bir şekilde aşabildi, tekrar geriye dönüşler çokça yaşanıyor maalesef. 

 

Ç.A.: Tabii bir yandan da evin içerisinde bu mücadeleyi verirken, iş yerinde diyelim ki bir tacizle, bir mobingle karşılaşt,ı o zaman bunu evin içindekilerle paylaşma şansı da olmuyor, dolayısıyla yalnız başına kalıyor. Eğer kayıtsız çalışıyorsa, sendika içinde bir çözüm araması veya sendikadan bir yardım istemesi de söz konusu olamıyor ve orada kadın yalnız başına kalıyor, diyebilir miyiz? 

 

A.Ç.: Tamamen öyle, yani Zaten sadece iş yerinde değil yani toplumsal hayatın bütününde de kadınlar herhangi bir taciz, mobing ile karşılaştığında çoğu kez toplumsal baskılar vesaire nedeniyle ifade etmekte çok zorlanıyor. O nedenle kadınların güçlendirilmesi lazım. Çalışma Hayatında hem de işini kaybetme korkusuyla aynı zamanda, yani işverenin işten çıkarması ihtimalinin artması nedeniyle, hem de zaten zorla evdekilere ikna ederek, o bütün duvarları aşarak  çalışma şansını elde etmiş bir kadınsa bunu ifade ettiğinde tekrar eve dönme korkusuyla da aynı zamanda bunu ifade etmekte çok zorlanıyor. Eğer sendika varsa ama kadın örgütlüyse, güçlüyse yani kadın işçilerigüçlendirecek, güçlü kılacak en önemli faktör örgütlülüktür. Yani beraber çalıştığı işçi arkadaşlarıyla, diğer kadın işçilerle ve iş yerinde sendikasıyla kadın güçlüyse, bu tür şeyleri ifade etme şansı hem işverene karşı, hem toplumsal baskıya karşı, ev içinden  göreceği baskıya karşı kadını daha güçlü kılıyor kuşkusuz. 

 

Ç.A.: Işyerlerindeki tacizi, şiddeti, mobingi kadınlar genellikle birlikte çalıştıkları erkeklerden mi,  yoksa müdürlerinden, işverenlerden mi görüyorlar? Genellikle bu nereden geliyor bu şiddet?

 

A.Ç: Her ikisi de var. Ama genellikle üstlerinden, işverenden ya da işverenin temsilcisinden. Çünkü bu tür mobing gibi bütün baskı politikaları aslında bir güçten de aynı zamanda yani bir güce yaslanır. Yani bu kimi zaman sadece bir erkek olmaktır yani o yüzden kimi zaman beraber çalıştığı erkek işçilerden de olabilir ya da işverenin kendisi, temsilcisi, oradaki yönetici olan diğer erkeklerden olabilir yani bütün bu baskı politikalarının ,sorunların temelinde bir güce dayanma var. Bu güç erkek olmak, patron olmak ister, işveren olmak, patronun temsilcisi olmak, orada yönetici olmak olabiliyor. 

 

Ç.A.: Siz sendika olarak; kadınların dörtte üçü kayıtsız çalıştığı için sendikal faaliyetler içinde yer alamıyorlar. Yani bu hem kayıtsız çalışmalarından kaynaklanıyor, hem zaten iş dışında ev gibi, ev hizmetleri gibi, çocuk bakımı gibi işleri olduğundan belki zamansızlıktan kaynaklanıyor ancak kayıtsız çalışan kadınlar bu sıkıntılarla bu zorluklarla bu engellerle karşılaştıkları zaman size başvurubiliyorlar mı,sizden yardım isteyebiliyorlar mı? Siz kayıtsız çalışan kadınlar için de bir şey yapabiliyor musunuz? 

 

A.Ç.: Bu konuda çok olumlu bir yanıt vermem, ne yazık ki mümkün değil. Çünkü kayıtdışı çalışılan işyerlerinde tabii sendikalaşma hemen hemen mümkün değil yani sendika ile temas etmek sendikaya üye olmak zaten mümkün değil resmi olarak ama sendika ile temas etmek bile son derece güç. O yüzden biz zaman zaman yürüttüğümüz bütün çalışmaları özellikle temel gündemlerimize ilişkin asgari ücret gibi, kıdem tazminatı meselesi gibi temel gündemlere ilişkin çalışmalarımızı özellikle sendikasız işyerlerinin olduğu Organize sanayi bölgeleri gibi, işçi havzaları gibi yani çok sayıda, çok çok farklı iş kolundan 50 kişinin, 100 kişinin, 30 kişinin yanyana, dipdibe çalıştığı bir çok iş yerinin birarada olduğu  bölgelerde yürütüyoruz. Oralarda hiç bir üyemiz olmamasına rağmen. En azından bir sendikanın varlığını, bir sendika ile temas etme olanağını yani orada verdiğimiz bir bildirinin altındaki telefon numarasının belki bir gün bir kadın işçinin yaşadığı bir sorunu ifade etmek için bize geri dönebileceğini düşünerek bu çalışmaları sürdürüyoruz. Zaman zaman bu tür başvurular oluyor ve olduğunda da mutlaka her işi bırakıp, bu noktada bir destek vererek , bir sürecin önünü açmaya çalışıyoruz. Tabii asıl mesele bugün Türkiye'de sendikalaşmanın önündeki engeller. Bu kadar büyük kayıtdışı. Kayıtdışı ile mücadelenin en önemli yollarından bir tanesi sendikalaşmadır. Bu iki kere iki dörttür gerçekten bütün dünyanın kabul ettiği. Bugün Türkiye'de her şey ama her şey işçilerin sendikalaşmasının önünde engeldir.  Yasalardan, işverenin tutumuna, siyasi iradenin tutumuna kadar. Dolayısıyla bu tür sorunları en aza indirecek yani kayıt dışını ortadan kaldıracak, kadınların yaşadığı bu ayrımcılık politikalarını en aza indirecek bir süreç ancak örgütlenmenin önündeki engellerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. O yüzden sorunuza çok yaygın bir biçimde evet diyemiyorum. Ama özellikle sendikasız iş yerlerinin olduğu bölgelerde yaptığımız çalışmalar, işçiler açısından özellikle kadın işçiler açısından zaman zaman bu tür yolları açabiliyor. 

 

Ç.A.: 10 kadından sadece 3 tanesi çalışma hayatına katılabiliyor. Kadınların işi bırakmasının da 3 nedeni var.  çocuk, düşük ücret ve evlilik. Nedeni aslında gayet açık. Yeterli kreş, yuva, bakımevi yok. Olanlar iş yerlerinin mesai saatlerinden önce açılmıyor, sonra kapanmıyor. Ayrıca fiyatları yüksek.  Dolayısıyla; kadınlar bir hesap yapıyorlar; çalışmaya değer mi değmez mi? Yol parası, yuva parası, yuva ve kreş dışında belki yine  bir bakıcı parası . Evli, çocuklu kadınların çalışması için ücretlerinin artırılması gerekiyor ya da daha uzun saatlerde çalışacak, ucuz  yuvaların, bakımevlerinin açılması gerekiyor. Burada sorumluluk kime düşüyor? İşverenler, çalışma bakanlığı, belediyeler bu yönde kayda değer bir çalışma içinde değiller. Sendika olarak bu yönde siz ne yapabiliyorsunuz?

 

A.Ç.: Kadınların çalışmaktan vazgeçmesin üç temel nedeni kadınların çalışma hayatına katılmasının önündeki engelleri çok net bir biçimde tarif ediyor. Yani toplumsal olarak kadınlara yüklenmiş olan çocuk bakımı, ev işleri vesaire gibi işler devletin sorumluluğu dolayısıyla toplumun sorumlu olarak algılanıp, buna uygun adım atılmazsa yani her iş yerinde bir kreş olması sağlanmazsa örneğin kadın, erkek ayrımı olmaksızın bütün çalışan kadınların çalışma süresinde çocuğunu bırakabileceği, güvenle bırakabileceği kreşler sağlanmadıkça bu sorunu ortadan kaldıramayız.  Yine düşük ücret ; bu ayrımcılığı ortadan kaldırmazsanız yine bu sorun ortadan kaldıramayız. Kadınlarla erkeklerin işten ayrılma gerekçeleri hakikaten birbirinden çok farklı. Mesela çocuk nedeniyle evlilik nedeniyle işinden ayrılan bir erkek yok. Yani erkeklerin işten ayrılma sebepleri arasında böyle bir kalem bile yok ama kadınların en başta gelen sebebi. Dolayısıyla toplumsal olarak kadına atfedilen bu işleri mutlaka devlet eliyle kamusallaştırmak, burada  Çalışma Bakanlığı, devletin politikaları, bir sosyal devlet anlayışı tabii ki yerel yönetimler dahil olmak üzere çok büyük görevler düşüyor. Bununla ilgili toplantılar yapıyoruz, çalışma bakanlığı zaman zaman bizi toplantılara çağırıyor.  Ama bu konuda çok temel, yapısal, bu sorunları ortadan kaldıracak politikalara ihtiyaç var. Çünkü kadınlar eğer güvenle çocuklarını bırakabileceği bir kreş varsa, kimse çalışmaktan vazgeçmez. Bir diğer şey de evlilik nedeniyle ve çocuktan sonra işte "eğer çocuk annesiyle büyürse en sağlıklı olanıdır"  diyerek de çocuk sahibi olduktan sonra çalışma hayatını bırakan çok sayıda kadın arkadaşımız var. Bu algının da doğru olmadığı yani toplumsal yaşama, çalışma hayatına bir bütün olarak katılan kadınların annelik açısından da çocuklarını yetiştirmek açısından da çok daha yetkin olacağının her anlamda bütün topluma anlatılabilmesi lazım. Bu konudaki toplumsal algının da değişmesine ihtiyaç var ama bütün bu özellikte son süreçteki muhafazakar politikalar kadının öncelikli yerinin evi olduğu, öncelikli görevinin annelik olduğu üzerinden şekilleniyor. Yani bütün yasal düzenlemeler mesela aile ile çalışma hayatının uyumlulaştırılması gibi kavramlar üzerinden. Bu bir yerleşik kod haline geldi  son 20 yılda. Bütün kadına yönelik istihdam politikalarına, çıkarılan yasaların üst başlığına bakın; kadın ve aile yaşamının uyumlulaştırılmasıdır başlık. Bu bakış açısının terkedilmesi gerekir. Kadının çalışma hayatına katılması aile yaşamını bozan bir şey değildir. Eğer siz hiç bir adım atmazsanız; kreşler, bu anlamda Sosyal Politikalar vesaire hayata geçirmezseniz tabii ki kadınlar bu nedenle işten ayrılmak zorunda kalır. Buradaki temel bakış açısı "kadın eğer çalışırsa aile yapısı bozuluyor " yasalara da işleyen zihniyet bu, isminde de bu var. Bunun ortadan kalkması lazım. Kadınlar da erkekler gibi eşit koşullarda çalışma hayatına katılmalıdır, eğitim almalıdır, çalışma hayatında her türlü pozisyonda var olabilir ve bunu bir aile yaşamıyla da, annelikle de birlikte yapabilir. Tabii ki annelik bir fiziksel süreçtir, örneğin doğum bir fiziksel süreçtir,  hamilelik bir fiziksel süreçtir, bu süreçlerde de kadınların, kadın işçilerin bu süreçlerini gözeten, gerekli izinlerini, sosyal koşullarını, fiziksel koşullarını eksiksiz sağlayan bir çalışma hayatı mümkündür. Bu; ne çalışma hayatı açısından bir yüktür, ne de aile hayatını bozan bir faktördür. Çalışma hayatı açısından doğal bir süreçtir. Bütün kadınların hakkıdır ve bu aile hayatını da, annelik başta olmak üzere kadının toplumsal hayattaki bütün süreçleri açısından da kolaylaştırıcı adamlar atmalıdır. Öncelikli görev kamunundur, devletindir, bizim de örgütlü olduğumuz iş yerlerinden başlayarak bu konuda gerekli mücadeleyi vermek ve bu hakları kazanmak açısından temel bir mücadele başlığımız budur.  

 

Ç.A. : Kadınların çalışması için bu şartlar yaratılmazsa belki kadınların bir kısmı evlenmeyeyim, bekar kalayım, çocuk doğurmayayım diyebilir. Bunlar benim önümde engel olacak, çalışma hayatına katılmamı engelleyecek, en iyisi çocuk doğurmamak da diyebilirler. Bu aslında bu muhafazakar iktidarın hiç işine gelmez. Orta vadede Sonuç bu olabilir. Çünkü bugün istihdamda en çok yer alan kadınlar bekar kadınlar ya da boşanmış kadınlar. Yani ya boşanacaksınız, ya bekar kalacaksınız! Zannediyorum uzun dönemli bir planlama yapılmıyor. Şimdi  bir yandan da şu var. Ev Kadınları, ev kadınları dediğiniz zaman evin bütün hizmetini üstlenen, çocuk bakımını yapan ve gerçekten uzun mesai veren kadınlar. Ev kadınlarına maaş bağlanması hiç gündeme gelmiyor mu? Hiç bunun üzerine bir çalışma yapılmıyor mu?

 

A.Ç.: Aslında biz kadın emeği konuşuyoruz ama hep üretim alanındaki, iş yerindeki, çalışma hayatındaki kadın emeğini konuşuruz. Oysa kadın emeği dediğimizde bunun çok önemli bir parçası da ev içinde kadının görünmeyen, yok sayılan ve hiç bir şekilde de  ücretlendirilmeyen emeği. Dolayısıyla tabii ki ev kadınları açısından da yani ev işlerine harcanan emek, zaman son derece önemli ve bunun görülmesi gerekli. O açıdan özellikle bütün kadınlar açısından çalışmayan kadınlar açısından, ev kadınları açısından bir sosyal güvencenin sağlanmas, bütün kadınların sosyal güvence kapsamı içerisinde olması ve tabii ki bir ücret talebi kadın hareketinin tarihsel olarak hedefleri arasında. Birçok kadın örgütünün, kadın mücadelesinin kampanyalar yürüttüğü, bizim de içerisinde olduğumuz çeşitli çalışmalar devam ediyor. Bunlar özellikle pandemi ile birlikte daha da açığa çıktı. Kadınların ev içindeki yükünü daha da arttıran bir etkisi oldu pandeminin hepimizin bildiği gibi. Dolayısıyla kadın açısından sosyal güvence ve ücret  ev kadınları açısından bir temel taleptir.  Bu sendikalar açısından da aslında kadın emeği ve çalışma hayatında kadının yaşadığı sorunların daha görünür olması ve somut bir mücadele alanı olarak oluşturulması başta sendikalar olmak üzere tabii ki bu alanda mücadele ettiğimiz diğer kadın örgütleri de dahil olmak üzere hepimizin temel bir sorumluluğu. Aslında son derece, yani burada özeleştirel bir yaklaşımla da ifade etmek isterim ki; zayıf olduğumuz alanlardan bir tanesi. Yani, zaten Türkiye'de ücretler, zaten işsizlik, zaten yaşanan sorunlar, zaten hakikaten çalışma hayatındaki sorunlar o kadar büyük ve devasa ve kadınlar da bunu daha dramatik bir biçimde yaşıyor, çok temel, sendikal mücadelenin çok temel yapısal eksenlerinden bir tanesi olarak görülmeli ki, özellikle bir süredir bunu böyle hayata geçirmeye çalışıyoruz. Biz bütün raporlarımızda, bütün çalışmalarımızda, koyduğumuz dönemsel mücadele programlarında artık hep kadın işçilere dönük verileri, kadın işçilere dönük temel talepleri ayrıca ifade eden, altını çizen bir yaklaşım içerisinde olmaya çalışıyoruz. Bunu hayata geçiriyoruz. 

 

Ç.A.: Bir yandan da göçün etkisini konuşmak gerekiyor zannediyorum. Büyük şehirlere büyük göç Oldu. Tarım alanında çalışan kadınların bir kısmı da tarımsal hayatta çalışamamaya başladı.  Büyük şehirlere göç etti. Bu üretim alanını, üretim alanında kadının varlığını, yapısını nasıl etkiledi, nasıl dönüştürdü? Tarım sektöründe çalışıp şimdi çalışmayan kadınlar ne yapıyorlar örneğin? 

 

A.Ç.: Tabii göç çok ciddi sonuçları olan bir süreç. Tarihsel olarak da bu böyle.Hem iç göç olarak tarif edebileceğimiz, çeşitli bölgeler arasındaki özellikle bunun mevsimlik tarım işçiliği boyutu var, özellikle büyük kentlerde çokça göçün sonucu olarak ortaya çıkan tablo var. Hem özellikle savaşlar nedeniyle son süreçte baktığımızda çevremizde yaşanan, bölgede yaşanan savaşlar nedeniyle çok ciddi bir göç söz konusu ve bir mülteci gerçeği ile karşı karşıya Türkiye ve bugün çalışma hayatındaki en önemli gündemlerden biri bu. Suriyelileri en çok konuşuyoruz ama sadece Suriyeliler de değil çok fazla sayıda göçmen işçi mülteci işçi bugün Türkiye'de en kötü koşullarda, son derece düşük ücretlerle çalışıyor. Bu sadece o işçilerin sorunu değil bütün çalışanların bütün işçilerin ücretlerini ve çalışma koşullarını aşağıya doğru çeken bir süreç bu.  Kadınlar açısından tabii çok daha dramatik biçimlerde yaşanıyor. Dolayısıyla göç olgusu kadın işsizliğine,  kadınların daha güvencesiz işlerde çalışmasına, daha fazla kayıtdışı çalışmasına, çok daha düşük ücretlerle çalışmasına ve daha fazla işten çıkartılmasına yol açan temel bir faktör. Bunu bütün boyutlarıyla birlikte gerçekten görmek ve kadınlar açısından da daha derin sonuçlar ortaya çıkarttığını  özellikle kadınlar ve çocuklar açısından daha derin sonuçlar ortaya çıkarttığını görmek, altını çizmek gerekir.

 

Ç.A.: Türkiye'nin en büyük sorunu işsizlik denebilir zannediyorum.  En büyük sorun sıralaması kimilerine göre değişebilir ama işsizlik çok can yakıcı ve bazı erkekler şunu söyleyebiliyor; kadınlar daha az çalışsa erkeklere daha fazla yer açılır. Bunu söyleyen bir kesim var. Acaba kadınları işten uzak tutmak daha çok erkeği İş hayatına katabilmek için bir formül olarak mı görülüyor?  

 

A.Ç.: Tabii buna asla böyle bakılamaz. Türkiye'de o kadar büyük bir işsizlik gerçeği var ki, ve en büyük sorun gerçekten işsizlik. Bunu kimse yok sayamaz. Yani; bütün toplumsal kesimler, hangi siyasi görüşte olursa olsun artık her evde neredeyse bir işsiz var. Her evde bir üniversite mezunu işsiz var, genç işsizliği, kadın işsizliği ürkütücü boyutlarda. Bugün bu söylemleri biz ne yazık ki ülkeyi yöneten siyasi iktidarın en üst düzeyden temsilcilerinin söylemlerinde de görüyoruz. Yani Kadınlar daha fazla iş aradığı için aslında işte işsizlik artıyor Türkiye'de veya gençler daha fazla üniversite okuyor, sonra o tutmadı biliyorsunuz , gençlerin üniversite okuması okuması suçlu haline getirildi. İşte gençler daha çok üniversite okuyorlar, üniversite mezunu genç sayısı arttı, onlar da iş beğenmiyorlar, o yüzden işsizlik artıyor gibi. Yani işsizliği çözemeyenler aslında Türkiye'nin en temel sorunu olan işsizlik sorunu ile yüzleşmeyip, işsizliği çözmek için herhangi bir adım atma iradesini gösteremeyenler işsizliğin gerekçesini böyle anlamsız ve hiçbir bilimsel karşılığı olmayan gerekçelerde bulabiliyorlar. Şimdi kadın işsizliği bu kadar yüksekken, kadınları işsizliğin gerekçesi olarak göstermek asla kabul edilemez. Işgücü bir bütündür, toplum bir bütündür, hayat bir bütündür, üretim süreci kadınıyla erkeğiyle bir bütündür dolayısıyla biz işsizliği ortadan kaldırmak istiyorsak eğer temel yapısal sorunları çözeceğiz. Yani hiçbir biçimde üretime dayanmayan, istihdam yaratmayan, yani Türkiye'de sadece işsizlik artmıyor ki, ekonomi 2017 den bu yana istihdam yaratma kapasitesini kaybetti yani son 3 yılda 2017'den bu yana , işte rakamlar ortada; sadece son 1 yılda, en son işsizlik rakamları ile karşılaştırdığımızda 2 milyona yakın insan, son bir yılda , yani haziran 2019, haziran 2020 arasında 2 milyon insan  istihdamda yok, dolayısıyla budur işsizliği ortaya çıkartan temel nedenler. Yani; kalıcı, güvenceli istihdam yaratacak üretime dayalı bir ekonomik modele geçmediğiniz sürece yani yeni iş yerleri, fabrikalar açmadığınız sürece , kamu istihdamını arttırmadığınız sürece, bakın kamu istihdamı Türkiye'de son 40 yılda yüzde 39'dan yüzde 8'e gerilemiş durumda. Kadınların işgücüne katılımının, istihdama katılımının önündeki engelleri ortadan kaldırılmadıkça, artık dünyanın en uzun çalışan ülkelerinden bir tanesiyiz, çalışma saatlerini düşürmedikçe, bütün işçilere yılda 1 ay ücretli izin hakkını sağlamadıkça yani çok temel yapısal sorunları çözmeden işsizliği çözmek mümkün değildir. Tekrar altını çiziyorum; kalıcı, güvenceli istihdam yaratacak, üretime dayalı ekonomik bir model ve buna dönük politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Yoksa işsizliğin gerekçesi olarak; kadınlar daha fazla çalışmak istiyor, gençler daha fazla üniversite okuyor da işsizlik artıyor gibi hiç bir bilimsel gerçeklikle, hiç bir  toplumsal gerçeklikle ilgisi olmayan yaklaşımlarla bir sonuç almak mümkün değil.  

 

Ç.A.: Şunu söyleyebilir misiniz? Kadınların çalışması, kazanması, sosyal hayata katılması muhafazakar erkekleri neden korkutuyor?.

 

A.Ç.: Tabii muhafazakar bakış açısı temelde aslında kadınla erkeğin eşitsizliği üzerine kurulu. Bu böyle olduğu için de kadınlar çalışma hayatına katıldıkça, kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe, bu kadınlar açısından birçok özgürleşme alanını beraberinde getiriyor. Ekonomik özgürlük başta olmak üzere, toplumsal hayatın bütününde daha fazla kendi ayakları üzerinde duran bir birey olarak özgürleşen kadın demektir çalışan kadın. Bu da bu muhafazakar bakış açısıyla , ya da bu erkek egemen anlayışla çelişir. O nedenle bu korkunun temel nedeni bence. 

 

Ç.A.: Kadınların iş hayatına katılması bir yandan da toplumsal yapıda etkisiz olmasına yol açıyor. O zaman tek cinsiyetli bir toplum yapısına dönüşüyor bu yapı ve Sadece erkeklerin sesi çıkıyor. Bu aslında toplumun da, üretimin de, yaratıcılığın da, hayatın da, doğanın da yapısına aykırı değil mi? 

 

A.Ç.: Kuşkusuz, kesinlikle aykırı. Kadınlar toplumsal hayatta olmadıkça, çalışma hayatında yerini almadıkça, bütün üretim süreçlerini söylediğiniz gibi, çünkü bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini işçiler,emekçiler, akademisyenler, sanatçılar yani toplumun gerçek sahipleri olarak hepimiz ama kadınıyla erkeğiyle yaratıyoruz. Dolayısıyla sizin ifadenizle tek cinsiyetli bir toplum dediğiniz şey aslında bütünüyle eksik bir şeydir. Bütün üretim alanları açısından bu ister bir sanatsal üretim olsun, ister edebiyat olsun, ister bir fabrikada bir ürünün üretim süreçleri olsun bütün üretim süreçleri açısından kadınların olmadığı bir hayat eksiktir ve yarımdır, bu çok açık. Dolayısıyla bunu kabul etmek mümkün değil. Kadınlarla erkekler toplumsal hayatın bütününde eşit bir biçimde yer almak zorundadır. Bu, bu ülkenin geleceği açısından son derece önemlidir. Yani o yüzden biz mesela bu kadar yüksek bir kadın işsizliğini, bu kadar yüksek bir genç kadın işsizliğini ben bir ekonomik veri olarak görmüyorum sadece. Bu ülkenin geleceğini tehdit eden bir unsurdur artık bu, bu bir memleket meselesidir. Memleket meselesidir hakikaten öyle baktığımızda, o nedenle toplumsal hayatın bütününde kadınlar erkeklerle eşit biçimde var olmalıdır. Bu böyle olmadığı içindir ki, bütün yapılarımıza da baktığımızda, yine özeleştirel bir yaklaşım; sendikalarda kadın üye sayısı daha düşük, sendikalarımızda kadın yönetici, temsilci sayısı son derece düşük. Yani DİSK gibi bir örgütte 40 yıl sonra ilk kez bir kadın yöneticinin olması bizim için de özeleştirel bir durumdur. Aynı şekilde siyaset alanında da bu böyle, mecliste milletvekili sayılarında da bu böyle. Toplumsal hayatın bütününde bu böyle. Bunu ortadan kaldırmak ancak bu anlamdaki eşitliğin her düzlemde var olabilmesi ve bunun kurulabilmesi ile ilgili bir mesele.  

 

Ç.A.: Bir son soru; Sendikalı kadın çalışanların sizden sendikadan talepleri neler? Sıkıntılarını sorunlarını nasıl sıralıyorlar, ne bekliyorlar, ne kadarını karşılayabiliyorsunuz?Ne  kadarını karşılayamıyorsunuz? Yine bir özeleştiri ile bitirelim. 

 

A.Ç.: Kadın işçi arkadaşlarımızın sendikadan en önemli beklentisi toplumsal hayatın bütününde, çalışma hayatında da, evdede, toplumsal hayatta da, hatta sendikalarda da varolan bütün eşitsizlikleri ortadan kaldıracak, kadınlar ve erkeklerin eşit koşullarda varolabildiği bir çalışma hayatı, bir toplumsal hayat beklentisi ve sendikaya gelmiş olmalarındaki, üye olmalarındaki en önemli gerekçe de bu, çok açık bir biçimde bunu görüyoruz. Çok büyük beklentiler var ama bu beklentilerin karşılık bulabilmesinin yolu bütün iş kollarında, bütün iş alanlarında çalışan kadın işçi arkadaşlarımızın daha fazla sendikalı olması, daha fazla örgütlü olması, disk'e bağlı sendikalar da kadın işçi sayısının daha fazla artması, giderek sendikalarımızda da söz ve karar sahibi olabildiğimiz sürecin önünün açılması lazım. Bu kendiliğinden olmaz, doğal akışına bırakmakla da olmaz. Bu konuda biz son genel kurulumuzda, pandemiden önce çokça tartıştık ve çok önemli tüzük değişiklikleri yaptık. Bütün bölgelerde kadın işçilerin örgütlenmesine dönük önemli tüzük değişiklikleri yaptık. Kadın temsilciler kurullarının oluşturulmasından, merkezi bir kadın faaliyetinin örgütlenmesine, kadın eğitimlerine kadar. Yani, kadınların daha fazla sendika üyesi olduğu, sendikalı olduğu ve sendikalarımız içerisinde daha fazla söz ve karar sahibi olduğu bir sürecin önünü açmak için çok önemli kararlar aldık. Pandemi biraz  bu kararları hayata geçirmek de bizi zorluyor kuşkusuz ama bir o kadar da pandemi aslında bunu olan ihtiyacı daha fazla ortaya çıkarttı. Çünkü pandemi ile birlikte kadınların her alanda, eviçi de dahil olmak üzere bütün yükleri daha fazla arttı. Kadına yönelik şiddetin arttığını görüyoruz. Dolayısıyla aldığımız kararların ne kadar anlamlı olduğu ve ne kadar büyük bir irade ile hayata geçirilmesi gerektiğini pandemi bir kez daha gösterdi. Bu nedenle biz Disk'li kadınlar olarak yani genel başkanı'ndan, işyerindeki üyesine kadar söylüyorum bunu; Önümüzdeki süreçte başta kendimizi daha fazla güçlendirecek, daha fazla örgütlü olacak ve sendikalarımız içinde daha fazla söz ve karar sahibi olacak bir süreci örgütleme konusunda çok net bir iradeyi koyduk hep birlikte ve bunu  bütün zorluklara rağmen tabii ki kendi içimizdeki bazı duvarları da aşarak hayata geçirme konusunda da  kararlı olduğumuzu ifade etmek istiyorum. 

 

Ç.A.: Çok teşekkürler

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook