WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

“TİHV’de çalışıyor olmak demek madalyonun diğer tarafını görüyor olmak demekti”

“Mekan benim için bir insan kadar “şahıs” bir şey, bir karakteri var, kimliği var, hacmi var, nefes alıyor, ben onunla ilişkiye giriyorum”

“…bu bana aslında bir ceza değil bir nimet gibiydi, hem özgürleştim, hem çok güzel dostlar kazandım,…”

“ (Akademi)… …Muazzam pis bir iktidar alanıdır zaten, orada da aykırı ve farklı ne yapıyorsan göze batar, sorun olur, birileri senden rahatsız olur böyle bişeydir aslında ve ne İsa’ya ne Musa’ya yaranırsın…”

“…kendine gel, aya kalk, buraya gel ve mücadeleni ver dedi…”

“ Eşim ırgatlar gibi çalıştı, doktora yapmaya gitmemiş de ağır işçi olmaya gitmiş gibi çalıştı”

“Kalktım geldim salona radyoyu açtımö Hasan Mutlucan, anladım döndüm, annemle babamı uyandırdım, 'darbe oldu' dedim”

Ses Kaydı

00:00 / 01:04

Deşifre

Fotoğraflar

Bilişsel Harita

Görüşme Notu

1960 İstanbul doğumlu, tek çocuk. İhraç akademisyen. Evli, yetişkin ve evli bir oğlu var. İki Doktoralı.

Projeyi bildiği için aslında akış biraz hazırlanmıştı. İlk 20 dakikalık bölüm daha hazırlanılmış gibiydi, buna rağmen doğumda kaybettiği bebeğini anlattığı bölümde ve yakın bir arkadaşının kaybını hatırladığında duygusallaştı. Neredeyse konuşmama hiç gerek kalmadı önce kronolojik, sonra kavramsal (mekan, giyinmek, özgürlükler, hayaller vs) bir sıralamada akıcı bir görüşme oldu. Ben fazla kaptırıyor, etkileniyor ve eğleniyorum arada, kendi hayatımın izdüşümlerini düşünüyor veya o tarihte benim yaşadığım ortamlarda neler oluyordu onu hatırlamaya çalışırkenn buluyorum kendimi (belki biraz toparlanmam gerekir).

 

Görüşmelerin Zoom'da yapılması  sözlü tarih tekniği açısından bazı eksikliklere neden oluyorsa da  bence mekanın kontrolünün görüşülen kişide olması ve kendi ortamında rahat hareket edebilmesi açısından olumlu. 

Kameranın gördüğü kadrajda kitaplarla dolu bir raf ve duvarda çerçeveli resimler var.

 

Tek çocuk olmasına rağmen daha geniş bir ailede büyümüş (kuzenler, büyük ebeveynler vs). Güzel bir çocukluk geçirmiş ve iyi bir aile ortamında büyümüş. Aile içi çatışma hiç yok, anne ve babaya, hatta dedeye hayranlık çok bariz ve özellikle annenin özellikleri uzun uzun görüşmenin başından sonuna kadar vurgulanıyor. Bir de boy ve kilo meselesi. Kendisinin ufak tefek olması, bununla ilgili yaşadıkları sık sık tekrarlandı ☺.

 

Çeşitli üniversitelerde çeşitli pozisyonlarda bulunduğu için üniversiteler hakkında, kadın mücadelesi hakkında, Türkiye’deki gündelik hayatın dönüşümü hakkında ve kendi hayatını gözlemleyip değerlendirme konusunda oldukça net. Yedi sene yurtdışında yaşaması, 90'ların ilk yarısında ülkenin değişimini daha net bir biçimde görebilmesine yol açmış.

 

Bazı cümleler;

O sıralar İstanbul’un o eski mahallelerinin, eski tür ahşap ve kagir evlerden betonarme apartman inşaatlarına geçişi ve inşaat malzemelerinin bizim oyuncağımız oluşu, yani o sokakta oynama pratiğinin içerisinde o malzemelerin bayağı yeri vardı mesela.

 

Mozaikli apartmanlar yapılırdı o yıllarda yani 70'lerden bahsediyorum, o mozaikler biriktirilirdi, renkleri çeşitleri…

 

Böyle bayağı kocaman bir konaktı o, kocaman giriş ve zeminde koca bir mutfak işte üst katlara çıkarsın oturma odaları 

 

Ve ben bu arada bir bebek kaybettim. O bana bayağı ağır gelen de bir şey oldu ama garip de bir şey oldu onu kaybedince özgürleştim sanki yani kim takar sizi duygusu, hiçbirinizin artık benim üzerimde zerre şeyi olamaz gibi, garip bir duygu o. Ve ben artık ona olmayacağını söyledim biraz üzücü oldu, başka bir şehirdeydi, kalktım gittim, bütün gün yürüdük sokaklarda,  'yok' dedim, 'olmayacak', falan filan ve ayrıldık ve ben 21-22 yaşında bir bebek kaybetmiş, boşanmış kendimi 40-50 yaşında hissediyorum. 

 

İnsan Hakları Vakfı’nda çalışıyor olmak demek madalyonun diğer tarafını görüyor olmak demekti. Bütün 90’lar Türkiye'sinin herkesin görmediği, herkesin bilmediği garip yüzü… çok acı ve çok şey hikayeler, kaldı ki şeyi bilmiyoruz hala yani 90’lardaki Diyarbakır’ı, Batman’ı… bunların bilgisi bile yok. İstanbul’da İnsan Hakları Vakfı’na gelen vakaları ve arada bir diğer şehirlerden arkadaşlarla karşılaştığımızda gelen malzemeyi biliyorum ben, o kadar.

 

Akademi, bugün bulunduğum yerden baktığım şey değil, o gün içindeyken de saçmasapan bulduğum hiyerarşisinden… yani sadece hiyerarşi değil yani belki düzgün işlese onu bile kaldırırsın ama ayak oyunları, arkadan dolanmalar, hileler hurdalar, yalanlar dolanlar, acayip kıskançlıklar böyle pis bir yerdi zaten…Muazzam pis bir iktidar alanıdır zaten, orada da aykırı ve farklı ne yapıyorsan göze batar, sorun olur, birileri senden rahatsız olur, böyle bişeydir aslında ve ne İsa’ya ne Musa’ya yaranırsın… 

 

Sonunda zaten en son atıldık yine, bir imza attık hayatımız değişti. Bu atılma tabii diğerlerinden farklı da oldu (…) onlar da bir o kadar politikti ama politik yaftası vurulmuyordu ve tek başına atılıyordun mücadele etsen de kendi başına yapıyordun. Hep şeyi yaparlar seni değersizleştirirler atarken.

 

Bu dönem tabii bir sürü arkadaşla, dostla ya da dost bildiğinle ayrışma dönemi de oldu, mesela bunları yaşamak ağırdı, sanıyorum en ağırı buydu. Yani birileri mesela senden kaçıyor, seninle karşı karşıya gelmek istemiyor falan. Ama bu dönem hem kalan dostlarımı görmek bütün buna rağmen yanımda olanları bilmek, görmek, hissetmek açısından çok kıymetliydi, hem de bu sürecin kazandırdığı yepyeni taptaze inanılmaz güzel dostluklar ve dayanışmalar da yaşadık. Yani bu bana aslında bir ceza değil, bir nimet gibiydi, hem özgürleştim, hem çok güzel dostlar kazandım, hem de hayat boyu aslında, küçükken düğmelerle oynadığımdan beri kurduğum hayali, küçük, parça parça da olsa deneme imkanı sağladı. Bu yüzden minnettarım hatta ben savunmamda da söyledim neredeyse size teşekkür edeceğim, neredeyse Allah razı olsun diyeceğim, yani iyi ki düşmanınızım…

 

Mekan benim için bir insan kadar “şahıs” bir şey, bir karakteri var, kimliği var, hacmi var, nefes alıyor, ben onunla ilişkiye giriyorum

 

Bana göre muhafazakarlaşmanın en büyük vurgunu ve bugün bundan bence çok çekiyoruz; bir banallaştırma, vasatlaştırma, lümpenleştirme, bu dilde, davranışta yargılama biçimlerinde, yani iki kelimeyi yanyana getirirsen neredeyse azar işiteceksin yani niye düzgün konuşuyorsundan başlayan, bilgiye, bilmeye,  bilme heveslerine, öğrenme kaygılarına bütün bunlara, eleştiriye, eleştirel düşünceye yani böyle ağır vasatlaşma hali, bunun reklamdan, sokağa, sokağın tasarımına yani, sokak mobilyalarına, otobanda giden ki yol kenarındaki bitki tasarımına kadar uzayan, yani mekanların tasarımından dilin kullanımına, televizyon programından gazete yazısına kadar uzanan bir vasatlaştırma, basitleştirme, lümpenleştirme hali ve bunun içerisinde de kadına çok hakaretamiz diyebileceğim, yani kadına hakaretin kolay bir şey olduğu bir tavır… Otursunlar yerlerinde, bilmem ne de yapmayıversinler bunların çok kolay, utanmadan, fütursuz söylenmesi aslında ve tabii böyle davranılması da…

 

o zaman Kartal’a taşınmıştık tren yoluna bakıyor benim yatak odam (…) saat beş-altı gibi kalktım, uyanma saatim de değil, tren de geçmiyorö ses yokö ben şeyö dedim bir şey oldu. Kalktım geldim salona, radyoyu açtım, Hasan Mutlucan, anladım döndüm, annemle babamı uyandırdım 'darbe oldu', dedim.

Görüşme Didem Dayı tarafından, 27.05.2020 tarihinde yapılmıştır.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook