WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

“Kadınlık görevleri nedir, bilmiyorum hala.”

“Babam küçüklüğümüzden beri bizi sık sık terk ederdi, giderdi. Babamın ailesi de bunun suçlusu olarak hep annemi gösterirdi. Eğer gerçek bir kadın olabilseydin, bu adam başka kadınlara gitmezdi, şeklinde. Çocukluğumuzdan beri hep bu şekilde büyüdük. “Kadınlık görevlerini yerine getirme” cümlesi. “Kadınlık vazifelerini yerine getirseydin bu adam gitmezdi” cümlesini o kadar duyduk ki…”

“....kadın demek benim için buydu. Baskı altında olmak demek, hakarete uğramak demek... Ya bir erkek hayatına girdiyse sana yapacakları bunlardır…”

“… o kadar başka bir insandı ki babama benzemiyordu ve hayatımdaki, çevremdeki arkadaşlarım bile çok sevdiğim çok değer verdiğim insanlar bile bir parça illa ki bir yerinden babama benzerdi…”

“...ben bir insanla tartışabilme bilmiyordum, örneğin. Fikrimi savunmayı bilmiyordum.... ...üniversitede yarım ekmeği bölüp çeyreğini öğlen çeyreğini akşam yemeği biliyordum. Ama babama bunun hesabını sormayı bilmiyorum…” 

“...hayatım boyunca hep babam gibi bir insanın karşıma çıkmasından korktum.”

“...sürekli beni ihanetle suçluyordu… ve ben her defasında kendimi suçlu hissettim. Ben yapamıyorum, ben başaramıyorum Ben gösteremiyorum. Ben işte o güvenlik hissini, o güvende olma hissini ona veremiyorum…”

“....kendimi o babamın [anneme] söylediği şeylerle yargıladım. Kadınlık görevlerini yerine getiremedim galiba…”

“...yani o değişmiş olma halini, gerçekten güçlenme halini. O çocuk gibi sinmeme halini. Hayır kötü olan ben değilim. Ahlaksız olan ben değilim. İlkesiz olan ben değilim. Bu sensin!”

“...insanlar sana babanın annene yaşattığı şeyleri hala yaşatabiliyorsa, annenle aynı düzeyde bunları yaşayabiliyorsan, aynı düzeyde bunları görmezden gelip tolere edebiliyorsan, o köklerimizden çok uzağa gitmemişiz diyorum, bazen.”

Deşifre

Fotoğraflar

Görüşme Notu

Pandeminin en yoğun günlerinden biri. Dört günlük sokağa çıkma yasağının sonuncu günündeyiz. Öğleden sonra, saat 3 civarı. Çok güzel, güneşli bir pazar günü... Evimdeyim, görüşmecim de evinde... 

Çevrimiçi yapacağım ikinci görüşme. Henüz alışamadım bu duruma. Tam olarak ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. Yüz yüze olsa ne giyeceğimi düşünür, buluşacağımız yere nasıl gideceğime dair planlar yapar, mümkünse geç kalmamak için önceden kaçta evden çıkacağımı hesaplardım. Kendimi “sokağa” hazırlardım. Sokağın kokusu, sesi, sokakta karşılaşacağım farklı insanlar, duygu salınımları olurdu. Ama şimdi kısa bir şehir yolculuğunun verdiği tüm olanaklar kayıp...

Masamı toparladım, not defterimi, sorumlarımı, suyumu ve kahvemi hazırladım. Bilgisayarı açtım. Görüşmecinin bağlanması için bekliyorum. Bir taraftan da bağlantının kopmasından, anlatının akışının bozulmasından endişeleniyorum. 

Birkaç yazışma sonrasında bağlantıyı kurduk. 2 saatten biraz fazla sürdü, görüşmemiz. Korktuğum oldu ve bir kere bağlantımız koptu, ama görüşmeci anlatısına tüm akıcılığıyla devam etti.

Yaşaması ve anlatması çok zor şeyler paylaştı benimle, bizimle. Kelimeleri, duyguları, metaforları güçlü bir anlatıcıydı. Portakal ağacından, nasıl aşık olduğundan, nasıl yas tuttuğundan, ekonomik şiddetle annesi ve kardeşleri ile beraber nasıl  baş ettiğinden ve daha birçok şeyden bahsetti. Kendi kendime birçok soru sormamı sağladı.   Zaman zaman ilk görüşme ile benzerlikler kurdum (ED_İzmir_01). Örneğin bir kadının şiddetle ilk temasının ne zaman ve nasıl başladığını düşünmeye başladım. Şiddete dair nasıl hafıza çerçeveleri oluştururuz, şiddetle ilgili imgelemimiz nasıl oluşur? Bu çerçevelerin nasıl ortaklıkları, nasıl farklılıkları vardır, örneğin? Bu hikaye bir bakıma kadınların, henüz çocukken, şiddete tanık olarak, şiddete dair özel ve politik hafızalarını oluşturmaya başladıklarını anlatıyor. Bir kız çocuğunun, babasının annesine uyguladığı şiddete çocukluğundan beri tanık olması; yetişkin bir kadın haline geldiğinde bile babasına benzeyen bir erkekle karşılaşma korkusu; etrafında çok az kişinin babasına benzemediğini düşünmesi; ilk aşkının bir sürü özelliğinin yanı sıra babasına benzememesi üzerinden de tarif ediyor oluşu sadece bireysel bir hafıza çerçevesi, tikel bir hikaye ya da psikolojik bir süreç olarak açıklanabilir mi? Aksine toplumsal ve politik olan tam da bu anlardan, tam da bu anılardan filizlenmez mi? Kadınlar şiddeti önce hatırlar mı, yoksa deneyimler mi? Ya da deneyimlediğinde hatırlar; hatırladığında tanır; tanıdığında direnmek olanaklı mı hale gelir? Bu hikaye ailenin şiddet belleğinin uğraklarından biri, bu uğrakların ilki olduğunu anlatıyor bize. 

 

26 Nisan 2020 

Esra Dabağcı

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook