WEB_ZEMIN_fıltre_ORJ_.jpg

Konca Altan / İmroz

ÖLÜMÜ BEKLEMEK

Onu son gördüğümde, geçen hafta salıydı. Yatağında uzanmış, donuk gözlerle arkamdan bakarken, kapıyı çekip çıktım. 

O günden beri uykularım düzensiz. Gözleri aklımda çakılı kaldı. Renksiz, saydam, kıpırtısız boşluğa bakarken, söylenecek sözü bitmiş, gözünün feri sönmüştü.

Yaşlı dostumu öylece çaresiz bırakıp giderken yüreğimde sızı, aklımda tek bir soru kaldı.

‘Doğduğun yerde ölmek istemek, ne kadar değerli?’

 

İmroz yaşlı kadınların adası, toprağını terk edemeyen, ailesi başka vatanda kalmış kadınlar. İmroz’un öyküsünü, bu kadınların nasıl yalnız kaldıklarını, anlatmak için koca bir kitap yazdım. Kısaca öğrenmek isteyene şu kadarını söyleyebilirim ki, tam da arafta kalan, vatanlarını ailelerine tercih eden kadınlar onlar. Oysa Yunanistan, İngiltere, Kanada hatta Avustralya’da bile İmrozlu Rum kadınlar var. Onlar ise aileleri ile birlikte adayı terk edip gidenler. Bizim hikâyemiz adada kalanların, acısı, yalnızlığı, çaresizliği üzerine kurulu.

Dostum Anna o kadınlardan sadece biri. İmroz adasındaki evinde yalnız yaşıyor. Doksanlarını geçti. Ailesi Selanik’te, bir kızı, iki torunu var. Onlar ‘15 Ağustos’ta Meryem Ana isim günü’ için, on günlüğüne adaya geliyor. Anna yılın en mutlu günlerinin tadını çıkartıyor. Kızının torunlarıyla, gitme günü geldiğinde ise, her seferindeki alışkanlığı ile arabalarının arkasından bir tas su döküp, araç gözden kayboluncaya kadar bekliyor, sonra da ağlamaya başlıyor.

O ağlarken yanındaydım. Sahneden yeni inmiş oyuncu gibi, rol yapmayı bıraktığında,  çöken omuzları, ağırlaşan adımlarıyla evine doğru yürür, kimseyle konuşmadan kapısını kapatır, günlerce evinden çıkmazdı.

Arkasına bakmadan gidenler, onlara söylediği gibi, İmroz’da mutlu mesut yaşadığına gerçekten inanıyor mu? Yoksa doğru olmadığını bildikleri yalana kendilerini inandırıp, konfor alanlarını anneleri için bozmadan yaşamak mı doğrusu, ben de Anna’nın buz gibi gözlerine bakana kadar sorgulamamıştım.

Anna doğduğu adada, yatağında ölümü beklemeyi seçti. İnsan ne zaman öleceğine karar veremez ama ölümü nasıl bekleyeceğini seçebilir. Ama bilmediği, son nefesini verene kadar ihtiyaçların bitmediği, daha da zoru zihnin üretmeye, istemeye devam etmesi. 

Anna bazen istavroz çıkartıp ‘Tanrı artık beni yanına alsın, bu yaşa gelmeyi ben istemedim.’ diyordu.

Tüm kalbinle, son enerjinle, bu dünyadaki zamanın dolmasını dilemek, Tanrının kendisini yanına çağırmasını istemek nasıl bir duygudur.. Ben Anna’yı izlerken gördüm. 

Onun pişmanlıklarını dinlerken ‘İnsan geriye bıraktığı izleri sorgulamaya başladığında, pişmanlık içinde kıvranacağı çok zamanı olmamalı’ diye düşündüm. Ama tüm insanlar için; zihni, bedeni emekli etmeden, üretmeye devam edebiliyorken, nerede olursan ol, mutluyken, hala yaşam şevkin varken, ölüm gelmeli’ diye diledim.

‘Ölümü beklemek ölümden daha çok acı verir. ‘

OVİD

Bu kısır döngüye düşmeden, insanlık yaşlanırken, bu son devrin nasıl geçirileceğine ait öğretiler artmalı diye düşünüyorum. Yaşlılık ve ölüm üzerine daha fazla kafa yoran bilim insanları çıkıp, bu sürecin nasıl geçirileceğini anlatmalı.

Tüm yaşlı insanların, özellikle korana günlerinde, zorla eve kapatılmaları da üzerine eklenince, onları ölümü beklemeye nasıl mahkûm ettiğimizi görmeli ve bunu sorgulamalıyız.

Ömür arttıkça, her bir pencerenin arkasından bakan yaşlı, yalnız kadınların, erkeklerin ihtiyaçları giderildiği sürece, öylece sorun çıkarmadan ölümü beklemesini istemek, o günlere doğru giden hepimizin üzerine kafa yorması gereken bir konu. Çok meşgul hayatlarımızda onlara yer açmak ya da kendi aralarında sosyalleşmelerinin sağlanması gerekli, hayatın son ve değerli günleri olduğu unutulmamalı.

Onlar robot değil insan ve hala konuşmaya, kahkahalarla gülmeye, bir dostla kahve içmeye ihtiyaçları var. 

Bugün Anna’yı ziyaret edip, sohbet edeceğim, belki bu gece rahat uyurum.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook