“Komşuluk ilişkilerimiz çok iyiydi..ayrımcılık yoktu o dönemler. Evlerimize bir ev gibi girer çıkardık komşularımızla.”

“Biz Aleviler olarak çok ayrımcılığa uğruyoruz. O zaman yoktu, o zaman kardeş gibiydik...Şimdi bişey diyemiyosun, ağzını açamıyosun, konuşamıyosun, korkuyosun...” 

“Eskileri istiyom gelsin geriye, böyle..çocukluğumu istiyom gelsin. Çocukluk zamanı çok güzeldi. Şimdiki zamanı hiç sevmiyorum.” 

“Eski insanlarda şu var: hani kız çocuğu diyolar, evlenir gider kendini kurtarır. Erkekleri daha çok okutmaya hevesliydiler. Ama işte orası öyle değilmiş.”

“Valla ilkokulu bitirdim, iş hayatına atıldım. Ben gençliğimi yaşayamadım biliyo musun?” 

“Biraz baskılı büyüdüm gençliğimde. Baskılı büyüdüğüm için de evlendiğimde evliliğime de yansıdı bu, korkuyodum...yani kendime güvenemiyorum..48 yaşındayım, hala da kendime güvenim yok.” 

“Ben bişey anlamadım evliliğimden, nişanlılığımdan da öyle. Ben böyle hiç ummazdım. Hayallerim daha başkaydı.” 

“Hangi birini söylim ki! Kayınvalidem bana çok etti...Onlar yüzünde eşimden çok dayak yemişliğim var. Öğretiyodu kayınvalidem, çok dövüyodu.”

“Bu senin garibanımın çektiğini bi görsen. Ben çok çektim ya..hem kaynanadan çektim hem eltiden çektim...böyle köle gibi önlerinde çalışırdım.”  

“Ne zaman ki benim büyük oğlan okudu, eli ekmek tuttu, ben rahata geldim, ben rahata o zaman kavuştum.” 

Ses Kaydı

00:00 / 01:04

Deşifre

Fotoğraflar

Görüşme Notu

İzmir doğumlu. Aslen Erzurumlu. 4 kardeşler. 48 yaşında. 2 oğlu var.  İkisi de üniversite mezunu. İlkokul mezunu ve arada komşuların, akrabaların çocuklarına ya da yaşlılarına bakmış.

 

Karşıyaka’da bir gecekondu mahallesinde geçiyor çocukluğu. Yine güzel ancak yine de zorlukları da hatırlanan – özellikle anne için - gecekondu yılları var. Komşuluk ilişkileri, dayanışma, sokaklar ve çocuklar.. Evlendikten sonra göç edilen Ankara’da da yine gecekondu anıları var ama bu kez sadece zor zamanlar anlatılıyor: yoksulluk ve soğuk kışlar hatırda kalmış çokça. Çocukluktan doğrudan kadınlığa/evliliğe/anneliğe geçişin hikâyesini dinliyoruz. Gençlik yok hükmünde, hatırlanmıyor. Yine kızların okutulmadığı, erkek çocuklarına daha düşkün olunan bir aile hikâyesini dinliyoruz. Ablası ile ilkokul 5’i bitirdikten sonra çalışmaya başlıyorlar. O nedenle gençlik zamanları yok bu hikâyede. Yatılı olarak bir evde çalışıyor ve haftada bir gün kendi evlerine gidiyor. Dışarı çıkmıyor, İzmir’in neredeyse hiçbir yerini bilmiyor. Arkadaşları olmuyor, aşık olmuyor, çok istemesine rağmen sinemaya gidemiyor. Baba ve büyük amcaların korkusu da var içinde, çekiniyor. 

 

Ne çok hikâyede duyuyoruz şu cümleleri..“Komşuluk ilişkilerimiz çok iyiydi..ayrımcılık yoktu o dönemler...Evlerimize bir ev gibi girer çıkardık komşularımızla.” Evlere “bir ev” gibi girip çıkmak  özellikle geçmiş yıllara ve eski mahallelere özgü bir deneyim olarak yaşanıyor. Esasında evin/hanenin dışarıya kapanması, kadınların o evdeki/hanedeki deneyimlerini de mi “kapatıyor” diye düşündürtüyor bana benzer hikâyeler. 

 

Alevi olma deneyimlerinden ve bu bağlamda değişen zamanlardan da bahsediliyor. Eskiden ayrımcılık diye bir şey yokken şimdilerde korktuğunu, konuşmaktan çekindiğini söylüyor. Özellikle 90’ların ikinci yarısından sonra artan bir şekilde ayrımcılığın yaşandığını, hissedildiğini paylaşıyor. 

 

Çocukluğunda ve gençkızlığında yaşadığı baskılar evliliğine de yansıyor ve hala kendine çok güvenemediğini söylüyor. Dışarı çıkarken çekiniyor, bir yerlere giderken kaybolacağından korkuyor. Evlendiği kişi dayısının oğlu ve severek evlenmiyor. Kaynana baskısı da başlıyor. Sonrasında da hikâyede anlatılan ve anlatılmayan pek çok sıkıntı yaşıyor. Çocuğu olunca da adeta ona sığınıyor, yine pek çok hikâyede ilk annelik deneyiminde olduğu gibi. Nihayet, oğullarından biri işe girince hikâye biraz olsun ferahlamaya başlıyor ve şimdilerde tek istek; oğulların mutlu olması ile birlikte güzel bir gelecek ve elbette şimdiye kadar gidemediği yerleri gezip görmek...

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook