“Benim için cüret etmek çok önemli bir şey.”

“Bir çeşit kontrol, dedikodunun öyle bir yanı var.”

“Ana temamız ortadan kalktı yani sivilleşmek, barış, toplumsal barış.” 

 

“Evlilik benim için birilerinin bana yüklediği bir angarya”

 

“Sendika çok güçlendirdi beni.” 

 

“Sendika, erkek iktidarı en çok hissettiğim yerdi.”

Ses Kaydı

00:00 / 01:04

Deşifre

Fotoğraflar

Görüşme Notu

Görüşmeyi skype üzerinden yaptık. Yaklaşık beş saat sürdü. Karşılıklı olarak çaylarımızı demledik. Aralarda çay doldurma molaları, bardak ve kaşık sesleri bir de görüşmecimin kedisinin sesini duyabilirsiniz

Görüşmecim 1966 Diyarbakır doğumlu, bir kamu kurumundan emekli bir müzisyen. İki kere evlenmiş ve boşanmış. Annenin ve babanın memur olduğu bir aileye doğmuş ve çocukluğu Diyarbakır’da bir lojmanın büyük bahçelerinde koşturarak geçmiş. Annesi ve babası ayrıldıktan kısa bir süre sonra annesi ve diğer iki kız kardeşinin yanına, Ankara’ya taşınmış. Babasını çok erken kaybetmiş. Ona büyük bir özlem duyduğunu hikayesinin birçok yerinde babasına değinmesinden anlıyorum. Annesiyle olan ilişkisi ise hep gerilimli olmuş. Annesine ve ablalarına karşı çocukluğundan getirdiği bir sürü kırgınlıklar olduğunu aktarıyor. Bu kırgınlıkların yaşam hikayesinin belirleyici taraflarından biri olduğunu anlıyorum. 

Ankara’da, konservatuvarda yatılı olarak okumuş. Çocukken ve konservatuvara kayıt yaptırırken dahi erkek çocuğu zannedildiğini anlatıyor. “Yaygın kadın bedeni-erkek bedeni algısı yüzünden insanlar tarafından tuhaf bulunuyordum” diyor ve bu yüzden o zamanlar insanlara çok yaklaşmadığını ve kimseye çok güvenmediğini aktarıyor. Regl olduğunda, kendi kendine “şimdi ne olacak eskisi gibi cinsiyetsiz gibi davranma şansı da elimden alınacak” dediğini anlatıyor. Ancak 1980 darbesinden sonra, daha önce kıyafet zorunluluğu olmayan konservatuvarlara forma giyme zorunluluğu gelince, etek giymeyi sevdiğini, annesinin ona etek, elbise almaya başladığını ve kız çocuğu olduğunun artık anlaşıldığını aktarıyor. Görüşmecimin tarif ettiği “cinsiyetsizlik” ile “kadınlık” arasındaki gerilimi hayatının daha sonraki aşamalarında da yaşadığını anlıyorum. “Bir güzellik tarifinin sana hiç benzemediğini görmek... doğal olarak dışlanmış hissediyorsun... cazibe yaratabilecek özelliklerini güçlendiriyorsun...” diyor ve bunu bir tiyatrocunun sahneye çıkmadan önce canlandıracağı karakterin makyajını yapmasına benzetiyor. Dinlediklerim, “makbul/hayali bedenler” ile gerçek bedenlerimizin sürekli karşı karşıya getirilişini ve bu iki taraf arasında salınan benliğimizin ne kadar yorgun düştüğünü bir kez daha hatırlatıyor bana.

 

Otorite figürleriyle hep sorunu olduğunu aktarıyor. Okulda da, evde de işte de... Sendikal faaliyetin çok alışıldık olmadığı bir iş yerinde bu özelliğinin daha da çok görünürleştiğini ve sendikanın onu daha da güçlendirdiğini anlatıyor. Öyle ki “sendikacı kimliği” onun, mesleğini icra etme biçimini bile değiştirmiş. Sanata bilim gibi bakan, sanatı teknikleştiren bir kurumda, söyleneni yapmaktan öteye geçen bir orkestracıya dönüştüğünü anlatıyor. Öte yandan, sendikal alanda da, onun ifadesiyle “cinsiyetsiz” davranmaya çalışmasına rağmen erkek iktidarı fazlasıyla hissettiğini söylüyor. Dinlediğim bu hikaye, hayatının her alanında düşüncelerini ve duygularını ifade etmekten imtina etmeyen, ve bu yüzden/buna karşılık yalnız olduğunu düşünen/yalnız hissettirilen bir kadının hikayesi.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook